
İnsan emeğinin estetize edilmiş maddi/manevi tüm üretimleri, sanatın kapsama alanına girer. Edebiyat ise bu alanın söz ve yazı ile dile getiriliş biçimidir. Sanat ve edebiyattaki anlamlar, metafizik yapıları gereği esnek ve görecelidir: Herhangi bir metafor, alımlayıcıda farklı anlamlara yol açabilir. İki alan da imge ve sembollerle düşünce yürütür. İmge ve semboller ne denli güçlü, yalın ve çoklu anlamlara hitap ediyosa, etkileme alanı da o denli kapsamlı olacaktır.
Toplumsallığın oluşum süreci olan neolitik dönemde metafizik alan, doğası gereği kadının yönetimindeydi. Evrensel diyalektiğin yapısal özünde var olan estetik nitelik, kalıcı/yerleşik yaşama geçmeyle birlikte çeşitli üretimlere dönüştürüldü. Topluma aktarılan bu öz, hayatı güzelleştirme, koruma ve kalıcılaştırarak etkili kılma arayışının bir sonucuydu. Çünkü zaman akıyordu, ölüm vardı. Kadın ise hayatı kurucu, sürdürücü bir öz ve yapı taşıyordu. Yerleşik yaşama geçişle birlikte kadın, estetizmin oluşturucu konumuna kavuştu; hayatı üreten yapısı, empati yetisinin derinliği, sezgiselliği ve zarif duyguları, onu korucuyu ana niteliklerine, dolayısıyla toplumsallığın merkezine oturttu.
Ana, toplumsallığın manevi kuvvetidir. Kadın, toplumsal ilerlemenin dinamiklerini özgürlük imkanlarının çoğaltılmasına dönük kullanmada doğal bir öze sahiptir.
Kadın ve devrim
Kadın, kültür oluşturmadaki kurucu niteliğiyle sanatın ve edebiyatın ilk örneklerini neolitik zamanların kültürleştiği süreçlerde vermeye başladı. Mağaralarda, ırmak boylarında, görkemli dağlar ve ilham verici doğa karşısında hayatı anlamlandıran topluluklar, ana öncülüğünde ritüeller gerçekleştirdi. Genelde ateşin etrafında yaşanan bu kolektif ritüeller, insanın ruhsallığını ve toplumsallığını metafizik açılımlarla anlamlandırmasının ilk örnekleridir. Ritüel esnasında yaşanan danslar, ritmler, sesler ve sözler, insanın iç dünyasından taşan büyülü yanını ortaya koyuyordu. Bu aynı zamanda toplumsal hafızayı diri tutma, yaşanmış aydınlanma anlarını canlandırma anlamını da taşıyordu.
Kadın devrim yapmayı biliyordu. Devrim yeni bir özgürlük kültürü oluşturmak ise sanat ve edebiyat da bu özgürlük kültürünü kalıcılaştırarak zamansızlığı yakalamanın biricik yoluydu. Zamansızlık, manevi ölümsüzlüktür. İnsan bu anları çok az yakalar.
‘Söyleme görevi’ kadınındı
Zamanın tüm boyutlarının somutlandığı anlarda insanda öne çıkan duygu, hayatı anlamlandırma duygusudur. Anlamlandırma etkinliği, hakikat ve güzellik, ahlak ile estetik arasındaki bağların hissedilmesini sağlar. İnsan doğumu ve ölümü anlamdırmaya başlandığında, bir kadın faaliyeti olan bebelere ninni söyleme, ölenlerin ardından ağıtlar yakma, çalışma alanlarında şarkılar söyleme, belirli toplumsal ihtiyaçların sonucuydu. Zamanla bu etkinlikler sanata ve edebiyata aktarıldı.
Sanat ruhu, insan doğasının evrensele pozitif, estetik katılımıyla formlara kavuşur. Emekle açığa çıkarılan değerler, yine en iyi sanatla estetize edilerek korunur, kalıcılaşır. Sanat, önce insanın ruhunda, bedeninde ayrışmamış ritüeller halindeydi. İnsan bu etkinliği kendi varlığı dışında da canlandırma arayışına başladığında bedenden taşan ritüeller heykele ve resime, ritmler müziğe, sesler söze, sözler de söylene söylene erınarak yazıya, yazıdan da edebiyatın ilk formu olan taş kitabelere aktarıldı. Neolitik kültürün kalıcı özünü anlatan bu tabletler, edebiyatın ilk taştan kitaplarıdır. Uzun, yorucu uğraşlar sonucu kelimelerin kazıldığı bu taşların birkaçı, bugün okuduğumuz herhangi bir kitabın bir sayfasına denk düşmektedir. Sözün toplumsal inşa gücü, ruh ve hakikat üretici özü iyi anlaşıldığından eski insanlar, onları taşlara kazıyarak kalıcılaşmalarını sağladılar. Taşa kazıyacak denli değerli kelimelere sahip olmak, insan için büyük maneviyattır. Bu aslında sanat ve edebiyatın kuvvetidir. Sanat ve edebiyat, topluma anlam yükleyen ruh, maneviyat oluşturucu eylem, yaşamın ahlaki değerlerle yüceltilmesi eylemidir.
Enki ve İnanna’dan beri...
Tabletlerde ölümsüzleştirilen anlamlar, kadının toplumsal doğa içindeki aydınlatıcı rolünü gözler önüne serer. Hayat orada ayrışmamış, anlamlı bir bütünlük, özgürleştirici bir ahenk içindedir. Bu aşamada sanat ve edebiyat, doğal bir öz halindedir. Kadında dile gelen toplumsallığın doğal gücü, estetik formlarla hayata yansır. Doğurucu yapısallığına paralel zihinsel/metafizik niteliğiyle de kadın, yaşamı oluşturma, koruma, anlamlandırma, estetize ederek geleceğe taşırma faaliyeti içindedir. Tarihsel birikimden süzülmüş doğanın ve toplumsal ilişkilerin diyalektik işleyişi, sanat ve edebiyat yoluyla yaygınlaştırılmaktadır. Kadın, sanat ve edebiyatı toplumun ortak hafızasının anlamlarla örülmesi, ahlaki ilkelerin yerleşmesi temelinde ele almıştır.
Neolitik zamanların Sümerler’de kültürleşmesinden biliyoruz ki, kadının tarihsel birikimi olan yasaları Enki tarafından İnanna’dan çalınmış, ardından eril/iktidarcı zihniyet kendi sistemini kurma sürecini başlatmıştır. Bu kırılma sürecinden sonrasanat ve edebiyat iktidar eksenli eril karakterde inşa edilmiştir. Zihniyet çarpıtmalarının ilk edebi formuolan yaratılış efsanesindeki bilgi ağacı metaforu ile kadın cennetten kovulmayla, dolayısıyla özgür, eşit toplumdan dışlanmayla yüz yüze kalmıştır. İlkinde erkeğin gaspı/hırsızlığı, ikincisinde ise ihaneti/tarihsel yalanıyla kadın, giderek hayatın merkezinden çıkarılarak kıyılarda konumlandırılmıştır. Kadının doğal özü kırılarak geçirilen bu iki tarihi aşamada zihinsel ve fiziksel doğuruculuk, gasp ve yalanla elinden alınmış, ardından bu ikili yönelim yaşamın tüm ayrıntılarına sızdırılan bir ilüzyon halinde yüceltme ile açlatma, melek ile şeytan, sevilen ile dövülen, baş tacı ile ayak tozu halinde uçlarda seyreden paradoksal bir ikilem içine sokulmuştur. Sonrasındaki her toplumsal yenilik ve başarıda kadın inkar edilmiş, tüm pozitif üretimler erkeğe mal edilmiştir. Günümüzde de bir çarpıtma söylemi olan “her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var” sözü, kadına yapılan nesne muamelesinin bir nimet gibi sunulması yanılsamasından başka bir şey değildir. Tarihsel yalan, sözlerle inceltilerek sürdürülmektedir.
İktidarın ‘söz’ü fethetmesi
Tarih, her ne kadar eril akıl tarafından kurgulansa da kadının hayat verici özü açık ya da örtülü insanlığın toplumsal anlamlarının kalbine taze kan taşıyan bir damar gibi sürekli besleyici olmuş, direnmiş, toplumun daraldığı zamalarda ona ferhat soluk vermiştir. Hayat aslında önemli oranda bu kaynaktan süzülmüştür. Estetik özü uğruna savaşlar verilen kadın, yeri geldiğinde de kurban edilmiştir. Binbir Gece Masalları‘nda anlatıldığı üzere kadının her gece kurban edilmesi ritüeline son veren, yine bir kadın olmuştur. Anlatıcı Şehrazat’ın büyülü, şiirli dili, hayat verici bir rol oynayarak kadının anlatı sanatındaki konumunu ölümsüz bir niteliğe yükseltmiştir. Erkeğe boyun eğmeyen, zihinsel ve fiziksel olarak direnen kadının toplumsal tarihi, bir bakıma ölümsüzlüğün, özgürlüğün de tarihidir.
Sanata ve edebiyata doğasını veren ruh hali, her zaman özgürlük tutkusu ve direniş olmuştur. Tüm insanlık tarihi boyunca süzülen anlamlar, ilk olarak mitolojik söylem ile forma kavuşturulmuştur. Neolitik dönemin şiirsel anlatısı olan mitoloji, büyük oranda kadın üretimidir. Günümüzde çeşitli dallara ayrılan edebiyatın kökü de buradadır. Daha çok doğa olaylarını, Tanrı ve Tanrıçaların yaşamını anlatan mitoloji, iktidarın denetimine girdikten sonra ilk sistemli ürününü Uruk Sitesi’nin kuruluşunu öyküleyen Gılgameş Destanı ile birlikte vermiştir.
Filozoflar da ‘erkek’ti!
Dinlerin ilk süreçleri toplumların yeniden inşasında devrimci rol oynamıştır. Henüz iktidara bulaşılmamış ilk aşamalrda manevi kültür üretiminin yoğunluğu, en başta sanat ve edebiyatın önünü açmıştır. Kutsal kitaplar, dinsel devrimlerin şiiri, birer edebi manifestosu niteliğindedir. İlerleme her ne kadar eril karakterli olsa da kadının estetik sahada varlığı görülebilecek düzeydedir. Fakat buradaki özgürlük, erkeğin çizdiği sınırlarla belirlendiğinden, iktidarcı zihniyetin gasp ve yalanı sürdüğünden kadın, toplumsal özgürlüğünü oluşturamamıştır.
Toplumun zihinsel arayışında önemli ilerlemeler kat eden felsefi yöntemler, cinsleri ele alışta yer yer dinlerden ayrılsa da kadının toplumsal alandaki yerini nesneden öteye geçirmemiştir. Felsefenin kurucularından sayılan belli başlı filozoflar dahi kadını eksik, yarım, yaralı bir varlık olarak tanımlamış, konumlandırılmasını da erkeğe hizmet temelinde yapmıştır.
‘Küçük imparator’ ve ‘mutlak köle’
Kadın, sanat ve edebiyatta tüm zamanları özdeş kılarak zamansızlığı, özgürlüğü, toplumsal anlam üreticiliğini öncelese de en büyük darbeyi kapitalit sürecin yayılım zamanlarında almaktan kurtulamamıştır. Bu sürecin zirvesinde erkek “küçük imparator”, mahzende ise kadın “mutlak köle”dir. Sanat üretimi, söz ve edebiyat, sadece “küçük imparator”un esasta cüce olan özünü abartarak devleştirmeye dönüktür. “Mutlak köle” kadın ise atomlarına dek parçalanarak mahzen karanlıklarından mezara gömülmüştür. Bu süreçte bölünüp parçalanan, anlık istemlerin doyum aracı halinde üretilen yapı ve sözlerin öz olarak sanatsal/edebi değerlerinden söz edilemez. Günübirlik tüketim üzerine kurulmuş yaşam, hakikatten yoksundur. Ruhsuz, maneviyatsız zeminde sanat ve edebiyat yeşermez; süslü sözlerle ancak ilüzyon, manipülasyon yapılır.
Sanat ve edebiyat, zamana direnen, zamansızlığı önceleyen kalıcı bir karakterdedir. Bu da güçlü özgürlük arayışıyla bağlantılıdır.
Kadının ‘görünmezliği’
Kadının tarihi her ne kadar köleleştirilme tarihiyse de, buna paralel özgürlük arayışı da sürekli var olmuştur. Neolitik kültürden kalma anlatıcı Pîrê -ki hala kır toplumunda süren bir gelenektir- ve toplumsal ihtiyaçları gideren cadı kültürü, kadının tarihin doğal akışı içinde neolitik zamanlara dönme, o ruhu canlı tutma denemeleridir. Fakat eril sistem bu faaliyetleri kendi iktidarına dönük tehlike olarak gördüğünden, sayısız kadını feci şekilde cezalandırmıştır. Ritüelin ve sözün büyüsü, kadına toplum içinde kendiliğinden bir doğal otorite, özerk bir konum sağlamıştır. Kadın, özgürlük tutkusuyla arayışa çıktığında bu öz, aydınlatıcı niteliğiyle topluma yansımaktadır. Cadı etkinliğine karşı başlatılan sürek avı ile kadın toplum içinde lanetlenmiş, cins kırımına uğratılmıştır. Yüzlerce yıl süren bu katletme geleneğinin sonucunda kadın, korkulu, karanlık bir gölge gibi hep erkeğin denetiminde olmuş, sanat ve edebiyatta da görülmeyecek denli silik kalmıştır. Kadının yaşamdaki görünmezliği, edebiyat ve sanatta sınırsız şekilde artarak dile getirilmiştir.
Görünür olmak, özgürleşmeyle bağlantılıdır. Sanat ve edebiyat üretimi, bir özgürleşme faaliyetidir; insanın kendisini topluma adaması, benliğini terbiye ederek ahlaki ilkelere bağlaması, kısacası kendisini aşma süreciyle ilerleyen bir etkinliktir. İnanna ile başlayan gerileme süreci, özgür kanatlar yerine kadının kollarına zincirler vurmuş, onu toplumsalın yeraltına indirmiştir. Karanlık bir dünyada düş ve hayal gücü, yapısallığı köreltilmiş, ancak erkeğe benzetilerek yaşamasına kapı aralanmış, etkinlik sahası olabildiğine daraltılmıştır.
Merkezden kıyıya...
Kadının zihni üzerinde bunlar uygulanırken, bedeni üzerinde zihinsel yıkım sürecini tamamlayan yöntemler devreye sokulmuştur. İktidarlaşma yolunda kullanılan ilk yöntemler, denilebilir ki, manevi olarak önce söz üzerinde, maddi olarak da kadının bedeni üzerinde denenmiştir. Söz ve kadın birlikte düşürülmüştür. Sanat ve edebiyat söz konusu olduğunda söz ve sembol, kadının bedeni üzerinde anlam yitiminin dibini bulmuştur. Ana kadın kültüründe yüceltilen, kutsal bilinen söz ve sözün üreticisi kadın, eril sistemin iktidarcı aklıyla ayaklar altına alınmıştır. Günümüze dek sürdürülmüş, bozulmuş toplumsal dokunun nedenlerinden biri olan kadının meta değeriyle ölçülmesi durumu, sanat ve edebiyatın sunduğu olanaklar etik dışı kullanılarak derinleştirilmiştir. Neolitiğin ruh, maneviyat, hayat üreten kadını, kapitalist süreçte tüketilmek üzere erkeğe sunulması gereken bir figür, nesne, iradesiz bir meta haline getirilmiştir. Ceylanın aslan tarafından parçalanmasını dahi geride bırakan bu sömürü, ölçülemeyecek denli sınırsızdır. Nasıl ki sözün gücü elinden alındıktan sonra kadın iradesizleştirildiyse, yine sözün gücü kullanılarak kadına dip vurgunu yedirilmiş, kadın krizli bir kimlikle yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Toplumsal cevheri karanlığa sokan bu durum, kadının hakikatinin alabildiğine saptırılmasına ulaşmış; onu anlık doyumlara ve anlamsızlığa özgüler dizmeye dek düşürmüştür.
Eril sistem tarafından inşa edilen krizli bir kimlikle hayatın kıyısına -kullanılmak üzere de merkezine- konumlandırılan kadın, sanat ve edebiyatın üretici alanında rolünü oynayamamıştır.
Erkek kadının yaptıklarını yapamadı
Son yüz yılların evrensel sanat ve edebiyat külliyatına bakıldığında birçok kadınla karşılaşmaktayız. İlk roman yazan kadın gerçeğinden yola çıkılırsa, kadının bu sahaya girişinin tarihi iki yüz yılı geçmemektedir. O da binbir güçlüğü, engelleri ve karanlık bir yalnızlığı aşarak ölümü ele almıştır. Sanatın diğer alanlarında günlük yaşam içindeki anlamları ayrıntılarda arayan kadınların karşısına ise hep acı, mutsuzluk, keder çıkmıştır. Feminist akımın öncüleri, kadının gözüyle kaybettirilmiş özünü, hayatın anlamını arayarak kadının irade olma tarihinin mecrasını genişletmiştir. Devrimci kadınlar ise özgür akıllarıyla, bir özgürlük arayışçısı, eril sistemi aşmayı amaçlayan iradeli duruşlarıyla kadının kendi özgür sistemini kurmasında önemli mesafeler kat etmişlerdir.
Erkek hiçbir zaman kadının yapabildiklerini yapamadı; ama teşkilat kurdu, yalanı, talanı, gaspı örgütledi. Ortada bir büyük yalan olarak duran, sıkça tekrarlanan bir “kadın sorunu” olmadığı gibi, esasta kadının eril iktidarcı erkeğin amasız terör sistemine karşı bir direnişi, özgürlük arayışı vardır. Kadının sayısız kez yenilmiş olması, onun hayat üreten özgürleştirici yapısallığını değiştiremez. Esas sorun, eril sistemin toplumun tüm kılcallarına yayılmış olmasıdır. Dolayısıyla söz konusu sanat ve edebiyat olunca cinsiyet ortadan kalkar; aslolan zihniyettir. Evrenselliği doğru okuyup kendisini hakikatlere göre inşa edrse erkek de zihinsel olarak o ruha ulaşabilir; kadın tarafını derinleştirip kurucu bakış açısına sahip olabilir. Bu zihniyete ulaşmadan bir arpa boyu dahi yol alınamaz; alındığı sanılan yol ise kendini kandırma sanatında ilerlemiş olmaktan başka bir şey değildir. Son bir cümle ile bağlarsak: Aslolan, hakikatleri zamanın doğru okumalarından süzerek bir kültürel devrim sürecine girmektir.
Özgürlük Hareketi öze dönüyor
Sanat ve edebiyat her zaman insanın iç dünyasıyla, doğasıyla ilgilidir; dolayısıyla en yaygın kültür taşıyıcıları, ruh ve maneviyat taşırıcılarıdır. Bu işi yapanların yaşamları da buna paralel özlü, anlamlı olmalıdır. Herhangi bir eser nasıl ki öz-biçim uyumu ile sanat ve edebiyat katına çıkıyorsa, üretilen eserin uyumu gibi kişinin özünün ve sözünün tutarlı olması, yaşam temsiliyetine kavuşması gerekir.
Bugün Özgürlük Hareketi, kadına toplumsal öncülük rolünü verirken bu uyumla işe başlamaktadır. Kadın her şeyden önce sözü, sözü doğduğu ruhu özgürleştirme arayışındadır. İnsanlık tarihinin karanlıkta kalan yanı sanatla, edebiyatla aydınlatılıp görünür kılınacaktır. Sanat bu karanlığı aydınlatan yıldırım parlayışı ise edebiyat da büyük aydınlanmayı gerçekleştirecek kıvılcım olacaktır.
Kürt Özgürlük Hareketi içinde yer alan özgürlük arayışına adanmış kadınlar, ölümsüz sessizlikten insan ruhuna büyük bir tutkuyla seslenip zihinsel aydınlanmayı gerçekleştirmeye çalışmaktadır; kadını tarihsel rolüne, eski zamanların güçlü özüne; o özü de şimdiki zamana cevap verebilecek tarza kavuşturmaktadır. Kadının iradesinin elinden alınmış olduğu sanısını oluşturan eril aklın yalanlarının aksine kadın, bugün her zamankinden daha güçlüdür. Kadın, esas özünü, tarihin kültürleşme aşamasının arifesinde neolitiğe dönüş rönesansıyla bulacaktır. Neolitik zamanların taşa kazınan anlamları, günümüzde yüreklere, beyinlere kazılmayı beklemektedir.
Kadın, inşa edilmiş krizli kimliğini aştığı oranda kurucu niteliğiyle kendisini ve toplumu yeniden inşa etmede belirleyen olacaktır. Duygu ve ruh dünyalarını adlandırmadaki yoğunluk ve canlılık, estetize edişindeki zarafet, ortaya muazzam eserler çıkaracaktır. Bu anlamında toplum içindeki neolitik rolünü paradigma kurucu düzeye taşıracaktır.
Kadın, sanat ve edebiyatla hayata dokunduğunda, özgürlük olanaklarımız sınırsız artacaktır.
Amed’de 1976 yılında doğan Murat Türk, 14 yaşından itibaren özgürlük mücadelesinde yer almaya başladı. 16’sında yönünü dağlara çeviren yazar, 1995 yılında tutuklandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
11 yıldır hapiste olan Murat Türk, bu sırada yazı ve öykü yazmaya başladı. Üretimleri çeşitli dergilerde yayımlanan yazarın Mezopotamya Yayınları’ndan çıkan üç kitabı bulunuyor: Böğürtlen Zamanı 1-2 ve Köprüdeki Düşman. Yazar, 2006’da İsmet Baycan Ödülleri’nde Mansiyon Ödülü, 2008’de Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği’nin öykü dalında birincilik ödülü, 2010’da İsmet Baycan Ödülleri’nin öykü dalında ikincilik ödülü, 2012’de Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’nde öykü ödülü aldı.
MURAT TÜRK - Kırıklar 2 Nolu F Tipi Buca/İzmir