Toprak ve tarım insanlığın varoluş koşuludur. İlk insan toplumu geçimini topraktan sağlamış ve toprakla uğraşarak doğayla dost olmayı, bir uyum içerisinde yaşamayı öğrenmiştir. Ağaçlar, bitkiler ve hayvanlarla ilişkisi tıpkı bir insanla ilişkisi olduğu gibidir. Doğal toplumda doğa ve toprak bir Ana gibi görülür. Ondan maddi ihtiyaçlarını gidermek için yararlandıkları kadar, manevi kültür değerlerini yaratmada ve kazanmada da tabiat ana yardımcı olmuştur. Toprak dişil öğe olarak düşünülür ve kadın bedeni ile özdeşleştirilir. Tabiat ana- toprak ana- tanrıça ana özdeyişleri bununla bağlantılıdır. Toprak ve kadın arasında, ana-çocuk ilişkisi gibi bir bağ vardır. Eli toprakla bütünleşen kadın, sevgi, şefkat, anlam hisleriyle dolu duygularla yaşama bakar. Doğal toplum da kadın başat öğedir, doğanın canlı görülmesi kadının can verme yetisiyle yakından bağlantılı olup, doğayı da kendileri gibi canlı görürler. Tarihte insanlığın gerçekleştirdiği ilk devrim tarım devrimidir. Tarım kültürü ile gerçek anlamda köklü bir dönüşüm yaşanmış bu daha sonra neolitik devrimin gerçekleşmesine zemin oluşturmuştur. Kadının doğurganlık özelliği kutsal kılınırken, aynı zaman da doğa ve toprağın da doğurganlığı ile ilişkilendirilir. Doğa bereketli, üretken, şefkatli, insanı koruyan bir ana olarak algılanır. Bu anlamıyla toprak ana, insanlığı besleyen doğrudan bir yaşam kaynağı olarak görülür.

Bugün tarım-tarımcılık, üretim sektöründe ikinci planda yer almaktadır. Çünkü endüstriyalizm ve teknolojinin sınırsız, ölçüsüz üretimi başat konumdadır. Her şey makine ve genetiği ile oynanmış tohumlara, kimyasal ilaçlara bırakılınca, ortaya kuşkusuz insan eli ve emeğinin değmediği yapay, hormonlu ürünlerin yetiştirilmesine, bunun da insan sağlığını tehlikeye atan ve de toprağa aşılanan kimyasal maddelerden dolayı toprağın verimini düşüren tahriplere yol açmaktadır. Gerçek odur ki organik tarım hem doğaya dost olan bir tarım şeklidir, toprağı korur, hem de toplumun sağlığına en uygun olan üretimdir. Ayrıca tarım kültürü günümüz işsizliğine de çözümdür. Organik tarım üretiminde kar ve sermaye mantığı olmadığından, doğayı tahrip etme, insan sağlığını tehlikeye koyma ve toplumu işsiz bırakma gibi kaygıları içermemektedir. Ayrıca ekonominin gerçek yaratıcısı olan kadının, ekonomiden dışlanmasına karşılık kendi ekonomik ihtiyacını, işsizliğini giderebilecek önemli bir faaliyettir tarımcılık.
Fakat ne yazık ki bugün Kürt kadını ve genç kızlarının ekonomik anlamda yaşadıkları sıkıntılar nedeni ile Kürdistan’dan başka illere (Karadeniz’e, Ege’ye) gidip üç-beş kuruş para kazanmak için tarla ve bahçelerde ırgatlık yaparak çalışmaları inanın çok acı gelmektedir. Kendi ülkesinin güzel zenginliklerini, imkanlarını görmezden gelip, dışarıya başkaların eline hizmet ederek, günlerce çalışıp ama ona rağmen emeğinin yüzde yirmi karşılığını dahi tam alamayan Kürt kadını, neticede devlet-erkek egemen iktidarın kadın üzerinden uyguladığı sömürge ve şiddet politikasının bir parçası olmaktadır. Kendi ülkende, kendi mekânın da kendi toprağına, ekonomine sahip çıkmak ve buna karşı mücadele yürütmek Kürt kadınının sorumluluğundadır.
Nasıl olurda bir insan Kürdistan gibi zengin bir coğrafyada kendi ekonomik alanlarını, geçim kaynağını yaratmasın da, başka şehir ve kentlerde tarım ve toplayıcılık işleriyle uğraşsın. Sende bulunduğun yerde her türlü tarım faaliyetlerini geliştirip, üretimi zenginleştirebilirsin. Kendi tohumlarını kendin yetiştirip, organik gıda üretimini sağlayabilir, kendi ekonomini kendin oluşturabilirsin. Bu asla imkansız değildir. Her yerde komünler kurulabilir. Tarım kültürünün yeniden canlandırılması ve güçlendirilmesi, komünlerin her yerde örgütlenmesi, kadının buna öncülük etmesi gerekmektedir. Tarım ve toprak komünleri, hem ekonomide ortak paylaşımcılığı geliştirir, hem de kadının kendi özüne kavuşmasını, toprak ve toplumsallıkla buluşarak kendi örgütlülüklerini açığa çıkarır. Dolayısıyla toprağa, ekolojik tarıma dönüş kadının, yaşam da başat olarak oynayacağı rol ile mümkündür.