İtalyan sanatçı Pippa Bacca, memleketinden Türkiye’ye dünya kadar yol gitmişti de saçının bir teline bile zarar gelmemişti. Üzerinde beyaz bir gelinlik vardı. Gelinliğin eteği geçeceği 11 ülkeyi temsilen 11 kattı. Neden gelinlik giymişti? Sanıldığı gibi “saflığı” temsil ettiği için değildi. Denklemi tersinden kurmuştu; ne de olsa akıntıya karşı kürek çekenlerdendi. “Sadece tek bir gün kullanılacak bir elbise için bu kadar çok özen gösterilmesini saçma buldu” ve “aklına gelinliği aksi bir şekilde kullanma fikri geldi.” Gelinliğe biçilen “yüce” anlama son vermek, onu anlamsızlaştırmak istedi.
Üzerinde beyaz gelinliği, aklında barış hayali vardı. Dünyaya vicdanıyla bakıyordu. İnsanın iyi olduğuna inanıyordu, masumiyete güveniyordu. Özcesi “insan”a inanıyordu.
Arkadaşı ile birlikte İtalya’dan yola çıktı, Slovenya, Hırvatistan, Bosna ve Bulgaristan’ı geçti, Türkiye’ye geldi. Yolculuk, Türkiye’den sonra Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin ile devam edecek, Tel Aviv’de son bulacaktı. İki arkadaş Beyrut’ta buluşmak üzere ayrıldı. Ancak o buluşma gerçekleşmedi. Pippa’nın yolu 2008 yılının 31 Mart günü Kocaeli’nin Gebze ilçesinde kesildi. Tecavüze uğradı ve katledildi.
Pippa, “yakın bir geçmişte savaş yaşamış ya da şu an yaşayan ülkelerle, evliliğin pozitif sembolü arasında gerçek bir karşılaştırma yapmak”* istiyordu. Maalesef, canını vererek yaptığı bu karşılaştırma, gelinliğin bir kefen olduğunu öyle bir gösterdi ki, artık unutulur gibi değil.
Gelinlik, sırf mecbur oldukları için katlatmak zorunda kaldıkları evlilik kurumunun ilk temeli atılırken, toplumun kadına giydirdiği bir kefendir. “Masumiyet”in değil, “ölüm”ün timsalidir. Beyazlığı saflığın değil, ölümün soğukluğunun rengidir. Pippa’nın üzerindeki gelinliği de kefeni oldu. Bir erkek için, gelinliğin içindeki beden, her türlü tasarruf hakkını kendinde gördüğü nesnedir. Katil Murat Karataş da, çocukluktan beri öğrendiklerine, gördüklerine, rolüne uygun olarak davrandı, Pippa’ya işkence yaptı, katletti.
O günlerde başbakan olan diktatör Erdoğan, Pippa’nın İtalya’dan yola çıktığı gün olan 8 Mart’ta kadınlara yaptığı bir konuşmada, iktidarını övüyor, kadınlar için yaptıklarını anlatıyordu. Erdoğan, “Kadınlarımıza yönelik her türlü ayrımcılığı reddeden, her türlü istismarı elinin tersiyle iten, kadını ve erkeği beraber gören geleneğin temsilcileriyiz” diyordu. Elbette, kadınlara “Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar, yaptıkları şey bu. Eğer nüfusunuzun azalmasını istemiyorsanız, bir ailenin 3 tane çocuğu olmalı” diye buyurmayı unutmuyordu.
Erdoğan, çocuk sayısını 3’den 15’e çıkardı. Niyetini açık açık ifade edecek iktidar gücünü buldu, “Kadını ve erkeği beraber görmekten”, “Kadın erkek eşit değildir”e geldi. Diktatör Erdoğan, 3 yıl önce 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü’nden bir gün önce Kadın ve Demokrasi Derneği’nin etkinliğinde kadınlara seslenirken, “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz. O fıtrata terstir” diyordu. Daha önce iş cinayetleri karşısında kullandıkları “fıtrat”, Saray iktidarının kadın düşmanı politikalarında da elverişli bir araç oldu. Çok çocuk doğurmak kadınların fıtratında vardı. Ancak hamile iken sokağa çıkmak yoktu. Erkeğin öldüren sevgisine teslim olmak fıtratta vardı, ancak tecavüzcü erkeği öldürmek yoktu. Güvencesiz esnek çalışma kadının fıtratında vardı ancak KHK terörüne karşı direnmek yoktu. Erkek karşısında makbul kadın olmak fıtrattandı ama özgür kadın olmak değildi.
Erkek karşısında “eksik” olan kadının yeri aile olarak belirlendi. Kadının beyaz gelinliği ile girdiği “evlilik” kurumunda, emeğine “eş, baba, abi, kardeş, çocuk” evdeki tüm erkekler tarafından el konuldu. Kadın bir yandan evde “eş”, “anne”, “bakıcı” olarak görevlerini yerine getirirken, diğer yandan da ev dışındaki patronun da ucuz işgücü oldu. Bunun için de esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştırıldı. Evdeki bakım hizmeti görevi artan kadınlar, güvencesiz, düşük ücretli ya da ev eksenli çalışmaları tercihe zorlandı. Buna da “aile ile çalışma yaşamının uyumlulaştırılması” denildi.
Erkek cinsinin “koca”, “patron” ve “baba devlet” olarak kadının hayatına “el koyma” saldırısına kadınlar bireysel ya da kolektif olarak direniyor. Bu direniş Saray’ı öyle korkutuyor ki, bir yandan kadının etrafındaki kuşatmayı artırırken, diğer yandan zor aygıtlarını devreye sokuyor. Özsavunma hakkını kullandığı için tutuklanan Nevin Yıldırım’dan tutuklanan kadın siyasetçilere kadar cezaevine konulan kadınlar, erkek devlete ve onun erkek tetikçilerine başkaldırdığı için hapiste.
Sadece 7 Haziran’dan bu yana toplumsal mücadele dinamiklerine bakıldığında kadın özgürlük mücadelesinin başı çektiğini söylemek mümkün. Kadınlar, toplumsal hayatın dinselleştirilmesinden güvencesiz çalışmaya kadar AKP/Saray diktatörlüğünün kendilerine biçtiği kefeni yırtıyor.
Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dayanışma ve Mücadele Günü olan bu 25 Kasım’da da kadınlar, Pippa’dan Ekin Wan’a, katledilen tüm kadınların mücadelesinin yol göstericiliğinde Saray’dan hesap sormak için sokakta olacak.
* Barış Gelini projesinin anlatidığı www.pippabacca.it sitesinden.