Geçen hafta sonu Frankfurt’ta “Yapım Aşamasındaki Devrim” adıyla düzenlenen 1. Uluslararası Kadın Konferansı aradan geçen zamana rağmen konuşulmaya devam ediyor. Öyleyse konferansın ulaştığı sonuçlar yanı sıra yarattığı atmosfer ve etkiyi, farklılıklarını biraz daha değerlendirebiliriz.

Bence temel farklılardan biri, kadınların konferansı sahipleniş düzeyiydi. Konferans yerinde kimin görevli kimin katılımcı olduğunu kolay ayırt edemiyordunuz. Çünkü hemen hemen herkes konferansın sahibi olarak gelmişti, misafiri olarak değil. Öyle ki mekanın hazırlandığı Cuma günü kayıt için gelenler veya atölyelerde sunum yapacak olanlar da harıl harıl çalışıyordu, konferans salonunu ve atölye odalarını hazırlıyordu, stant kuruyordu, temizlik yapıyordu. Herkes konferansın başarılı geçmesi için seferber olmuştu. Bu tarz organizasyonlarda nadiren görülen bu sahiplenme, katılım, kolektivizm ve doğal sorumluluk düzeyi ta başında farklı, kadınlara has bir enerjiyi ortaya çıkardı.

Bu enerji konferansın ilk gününde yapılan açılış ile ebruli bir sinerjiye dönüştü. Açılış klasik bir biçimde değil de farklı ülke ve kültürlerden kadınların içinde yer aldığı bir performans şeklinde yapıldı. Kürdistan’dan Honduras’a, Afganistan’dan Meksika’ya, Filipinler’den Arjantin’e, Sudan’dan ABD’ye, Almanya’dan Hindistan’a kadınlar sırasıyla sahneye çıkıp kendi anadillerinde ve kültürlerine ait motiflerle ülkelerinin adını zikretmeden nereden geldiklerini, kadınlar olarak neler yaşadıklarını ve nasıl bir dünya düşlediklerini ifade ettiler. Ellerinde taşıdıkları mumların alevi özgürlüğün ve umudun sönmeyen, elden ele verilen ateşini simgeliyordu. O esnada birçok kadın ağladı. Belki konuşulan dilleri bilmiyorlardı ama kadının yüreğinden gelen sesi herkes hissederek anlayabildi.

Konferansın ilk günün yarısı atölye çalışmasına ayırılmıştı. Eşzamanlı olarak yapılan 9 ayrı atölyeye hem nicel hem de nitelik olarak güçlü katılım sağlandı hem de kadınlar 3 saati aşkın bir süre boyu gruplar halinde hem sistem krizinin çeşitli alanlarda kadına etkilerini hem de çözüm ve mücadele yollarını tartıştılar. Yorulmadan, sıkılmadan. Tam tersine, büyük bir canlılık, moral ve istekle tartışmaların içinde yerini aldılar. Oysa genelde konferanslarda sıra atölye çalışmalarına geldiğinde çok kişi dışarıda kalıp sohbet eder. Ama bu konferansta tam tersi bir durum vardı. Demek ki kadınların birlikte tartışmaya ve birlikte çözüm yolları geliştirmeye çok ihtiyacı var.

Bu konferansın farklılıklarından biri de katılımcı profili ile ilgiliydi. Farklı ülkelerden 500’den fazla kadının buluştuğu Frankfurt’ta katılımcıların yarısından fazlası 30 yaşın altındaydı. Bu çok sık görülen bir durum değil. Ama yaşça oldukça büyük kadınlar da vardı. Bu anlamda kuşak sınırlarını da aşan bir buluşmaydı.

İkinci gün üç panele ayırılmıştı. Herkes büyük bir dikkatle konuşmaları dinliyor, güçlü tespit ve ortak mücadele perspektiflerine sık sık sadece alkışla değil sloganlarla da karşılık veriyordu. Konferansın temel sloganı Jin Jiyan Azadî idi. Ama bununla birlikte dünyanın farklı coğrafyalarında yürütülen kadın mücadelelerine ait sloganlar da iki gün boyu sıkça yükseltildi. Örneğin Ni Una Menos (“Bir kadın daha eksilmeyeceğiz”) veya Alerta, alerta que camina la lucha feminista por America Latina (“Dikkat dikkat, feminist direniş Latin Amerika’da yayılıyor”).

Yapılan her konuşma, paylaşılan her deneyim ile ufkumuz biraz daha genişliyordu. Bazı anlatımlar ise kalplere ve zihinlere daha fazla dokunuyordu. Mesela Reqa Kadın Meclisi’nin sözcüsü Khawla el İssa el Hammoud Reqa’da kadınlar için yaşamın aslında yeni başladığını, hem DAİŞ’in işgali altında ama hem de öncesinde kadınlar açısından aslında bir yaşamın söz konusu olmadığını anlattığı anlarda farklı bir etki yayıldı. Çünkü sahneden belki de hayatında ilk defa bu kadar çok insana hitap eden bu genç kadın aslında devrimin ta kendisidir. Bizzat onun şahsında simgelenen bir kadın devrim gerçeği var ve onun tam da ortasındayız.

Paneller arasında farklı ülke ve hareketlerden gelen görüntülü destek mesajları izlendi. Kürdistan dağlarından KJK Koordinasyonu tarafından gönderilen görüntülü mesaj büyük etki yarattı. Duygusal anlar da yaşandı. Örneğin önümüzdeki günlerde 20. şehadet yıldönümü olan Ronahî kod adlı enternasyonalist devrimci Andrea Wolf’un gerilla iken söylediği şarkının görüntüsü izlendiğinde. Zaten salon da dünya devrimci kadın şehitlerin portreleri ile süslenmişti. Zaman ve mekan sınırlarını aşan devrimci kadınların direniş ruhu her an hissedilebiliyordu.

Eksiklikler de vardı elbette. Ancak hiç kimse bunları dert etmedi. Bundan ziyade, bundan sonraki buluşmaları daha güzel kılacak birer tecrübe olarak kayda geçtiler. Konuşmacılardan moderatörlere, basıncılardan diğer bütün katılımcılara kadar herkes bu konferanstan büyük güç aldı. Herkeste ataerkil-kapitalist sistemin saldırılarına karşı kadın özgürlük mücadelesini daha ileri bir aşamaya taşıma farkındalığı ve yaşadığımız çağı doğru bir örgütleme ile kadın özgürlük yüzyılına dönüştürme inancı hissedilebiliyordu. Zaten konferansa gösterilen ilgi de kadınlarda artış gösteren özgürlük bilinci ve mücadele iddiasının somut işareti olarak okunabilir. Bundan sonra önemli olan açığa çıkan arayışı somut bir ortak mücadeleye akıtabilmek, bunun zemin ve mekanizmalarını inşa etmektir.

Bu konferansın düzenleyicisi olarak Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi’ne birçok kadın özel olarak bu buluşmayı sağladıkları ve hem ideolojik hem de pratik deneyimleriyle dünya kadınlarına büyük ilham verdikleri için teşekkür ettiler. Ama bununla birlikte dünyanın dört bir yanından öncü kadın hareketleri ve özgürlük arayışı sahibi kadınları bir araya getiren, İmralı’da ağır esaret koşulları altında direnen Önder Abdullah Öcalan’dır. Bunca ilgi ve umut, inanç ve kararlılık yaratan, onun eşi benzeri olmayan emekleriyle büyüyen Kadın Özgürlük Mücadelesi, tecrit koşullarında geliştirdiği Demokratik-Ekolojik-Kadın Özgürlükçü Paradigması ve bir sisteme kavuşturduğu çözüm modelleridir. Konferansa katılan her kadın bu gerçeği daha net görebildi ve sahiplendi. O nedenle de 9 Ekim komplosunun 20. yıldönümüne denk gelen konferansta “Öcalan’a Özgürlük!” dünya kadınlarının şiarına dönüştü.

Konferansın düzenleyicisi, içinde birçok kadın kurumunu barındıran “Kadınlar Geleceği Örüyor Ağı” idi. Bence bu konferansta sadece geleceği değil, şimdimizi de birlikte örmeye başladık. Farklı renkler, farklı simgelerden şimdiden yeni motifler ortaya çıkmaya başladı. Devrim de zaten yapım aşamasında değil miydi?