
Tarih kitaplarında çok az duyduğumuz bir kelimedir: Kadın. Erkek egemen zihniyetin kuruluşundan bu yana köle, öteki, cadı gibi sıfatlar dışında az anılan kadının tarihinin kapsamlılığına dair birçok belge söz konusudur.
Köle ayaklanmalarında, işçi ayaklanmalarında ve birçok toplumsal sorun karşısında var edilen direnişlerde öncü olan kadın, kasıtlı olarak susturulmuşlar sınıfına dahil edilmeye çalışılmıştır. “Düşürülmüş kadın” teriminin reddi, kadın tarihinde, meydana açık bir şekilde çıkıyor. Kısa bir kuş bakışı yaptığımızda kadının salt olarak toplumlardaki kolektif yaşam sembolizesinin ötesinde, kurulu düzenlerdeki olumlu etkilerini görebiliriz.
Bu temeller üzerinde, egemen sınıfa karşı ayaklanmaların öncülüğünü her zaman kadınlar üstlendi. Toplumsal yaşamda da doğal öncülük misyonlarını barındıran kadınlar, tarihin seyrini değiştirecek birçok zaferin altına imza attı. Öteki kılınmanın verdiği öfke, bu öncülük misyonunda irade olmalarındaki etkenlerden yalnızca biri olsa gerek. Neolitik dönemden günümüze kadar olan aralıklardaki kadının yeri birçok aşamalardan geçerek boyutlandırılmıştır. İlk boyutlarda toplumun öneminin oluşum süreçlerinde kendilerini var etmişler ve topluluklarını oluşturmuşlardır. Verimli Hilal adı altında birleşen topraklardaki konumları da “üreten” kelimesinin altını doldurmuştur. Toplayıcılıktan ekime, ekimden yeni buluşlara kadının tarihi, görülesidir. Birçok toplum onların değişim gücünden etkilenerek tanrıça kültürünü yaratmış ve kadını bu mevkide görmüştür. Ay kadını/güneş kadını karakterleri gibi örnekler verebiliriz.
Kadınlar, kıskanç yaşlı erkeklerle geliştirilen düşürülme ile sancılı bir tarih içerisinde konumlandırılmaya da mahkum edilmiştir. Fakat her anlamda bu düşürülüşü kabullenmemiş ve egemen tarihin oluşagelmesinden bu yana direnişlerin yaratıcısı olmuşlardır. Öyle ki tarihe bakıldığında egemen zihniyetin karşısında ilk ayaklanmaların öncülük misyonunu kadınların üstlendiği görülür. Ne kadar bastırılmaya çalışılsalar da doğurganlıkları, duyguları ve güçleri her zaman ön planda olarak direniş boyutlarını terk etmemişlerdir. Sınıfların oluşumu ile birlikte düşürülenin sadece kadın olduğunu söylemek de yanlış olur. Egemen sınıfın “uygarlık” anlayışı içinde kadın, genç, ezilen sınıflar, her zaman alt bir yaşamdan geçmiştir.
Kadınlar kendi tarihlerini yazıyor
Toplumlara dayatılan uygarlık anlayışı, her zaman egemenlerin çıkarına olmuştur. Bu anlamda farklı direniş boyutları söz konusu olarak ezilen sınıflar, farklı ayaklanmalarda konumlanmıştır. Toplumda ilk köleleştirilen kadınlar ve de gençlerin özgürleştirildiği gün, bu anlamda var olan “uygarlıklarının” çöküşü ile sonuçlanacaktır. Yeni döneme yakın ayaklanmalara bakıldığında sorunlar, salt sınıf sorunu olarak görülmektedir. Birçok hareketin sınıf çatışması, işçi ayaklanmaları gibi tahlillerinin yanlış yolda olması, değişimin öncülüğünü yapmalarında engel teşkil etmiştir.
Kadının tam anlamıyla düşürülüşü, tek sorunun sınıf sorunu olmadığını net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kadın bu anlamda kendi adına zaferler elde etmeliydi. Buna yönelik birçok zafer elde edilmişse de diğer yazılarda belirttiğimiz gibi egemen zihniyet, cadı avlarını farklı boyutlarda sürdürerek günümüze kadar gelmesine sebebiyet vermiştir.
Kadınların tarihteki konumu bu anlamda her zaman öteki konumunda bırakılmıştır. Her zaman ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüştür. Irkından dolayı eziliyorsa şayet, üçüncü sınıf vatandaş kavramı doğmuştur! Erkek egemen zihniyetin tarihindeki yalanlar ise onları, kendi tarihlerini yazmaya itmiştir. Kadınlar, kendi tarihlerini kendileri yazmıştır. Çünkü erkek egemen zihniyetin boy vermesiyle birlikte kadın adına savaşabilecek yine kadınlar olmak durumundadır. Kadın, hangi alanda olursa olsun -ister ayaklanmalarda, toplumsal mücadelelerde, ister özgürlük savaşlarında- her alanda kendi adına mücadele etmediği sürece konumunun değişmediğini fark etmelidir. Bunun kanıtını en net şekilde bize tarih sunmaktadır.
Kadınların elde ettiği zaferler doğrultusunda kısa ve özce bir tarih gezintisi yapacak olursak, Ekim sürecinde Fransa’da meydana gelen ekmek ayaklanmalarından (1789), 17 Ekim 2000 tarihinde Brüksel’de yoksulluğa ve savaşa karşı oluşturulan kadın birliklerine kadar kadınlar, birçok alanda kendilerini var etmek adına mücadele etmiştir. Kadına yönelik şiddetin boy vermesine tepki gösteren kadınlar, her alanda seslerini duyurmak adına şiddete karşı, özgürlük adına, birey olma adına erkek egemenliğe, finans kuruluşlarına, savaş ağlarına ve böylesi oluşumlara göğüs gererek birleşmişlerdir.
Tarihimizden bazı kesitler
ABD’de 1848 tarihinde ilk kadın konferansının gerçekleştirilmesi, yazılacak tarihin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu toplantıda kadınlar, ABD Bağımsızlık Deklarasyonu’ndaki “Tüm erkekler eşit olarak doğmuş/yaratılmıştır” ifadesinin “Tüm kadın ve erkekler eşit olarak doğmuştur” şeklinde değiştirilmesini istemişlerdir. Yine 1864 tarihinde Uluslararası İşçi Birliği’nin kuruluşunda (1. Enternasyonal), kadınlar da üyelik hakkı kazanmıştır. 1866’da ise Amerika’da, Ulusal Ekmek Birliği kurulur. Birlik, eşit ücret ödenmesi ve kadınların liderlik konumuna gelmesini tartışmaya açan ilk örgütlenme olarak kayda geçmiştir. Bu da kadınlar açısından önemli bir gelişme olarak nitelendirilmekte ve tarihin sayfalarına yazılmaktadır.
1889 tarihinde işçi kadınlar, sendikalaşma yolunda büyük bir adım atmıştır. Artık kadınlar, sendikalara üye olabilir ve haksızlıklara karşı sendikal haklarından faydalanabilir oldular. 1900’lerde kadınların oy hakkı için İngiltere’de başlattıkları eylemlerden de başarılı sonuç alan kadınlar, artık erkekler gibi 21 yaşlarına geldiklerinde oy kullanabilir oldular. Kadınlara oy kullanma hakkı kazanımı birçok alanda yayılmaya başladı. Buna Filipinli kadınları örnek olarak göstermek mümkündür. Ardından kadınlar için yeni hakları talep etme süreçleri hızla yayılmaya başlar. Birçok ülkede kadınlar hakları için yürüyüşler, grevler düzenliyor ve kendi tarihlerini yazıyorlardı. 1902 tarihinde Kuzey Amerika ve Avrupa’da evlenme, boşanma ve medeni haklar için Lahey Sözleşmesi’nde kabul edilen uluslararası standartların hükümetlerince kabul edilmesi için baskı mekanizması oluşturmuşlardır. 1905 tarihinde ilk kez Rusya’da kadın hakları mitingleri düzenlenir, 1908 tarihinde Almanya’nın tümünde kadınların siyasi partilere üyeliği kabul edilir, 1910’da Kopenhag’da Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresi toplanır. 1910’daki kongrede Clara Zetkin, 8 Mart’ın Uluslararası Kadınlar Günü olarak ilan edilmesi önerisini sunar. Bununla birlikte 1913 tarihinde gerçekleşen öneri doğrultusunda Rusya’da ilk kez Kadınlar Günü kutlanır. Kadın birliklerinin oluşturuluşuyla kadın hareketleri ve gündemde yer alan şiarları daha da büyük boyutlara ulaşmaya başlar. 1917 tarihi buna en büyük örnek olarak gösterilebilir. Petrogradlı kadın işçiler Ekim Sovyet Devrimi’ni başlatır.
Tanrıça açığa çıktığında...
Bunların hepsi yalnız küçük örneklerdir. Tüm bunların zaferlerle sonuçlanmasıysa kadın gücünün sembolüdür. Kürtaj hakkını, eşit ücret hakkını, toplumsal statü haklarını, hukuki hakları, sendika hakkını ve başka birçok hakkı elde etme yolunda kadınlar, birçok bedel ödediler, zaferlere ulaştılar.
Kadınlar elde ettikleri haklarından sonra da durmamışlardır. Hiçbir zaman bencillik üzerine hak talep etmemişlerdir. Kendi toplumsal statülerinin elde edilişinin toplum adına faydasını gören kadınlar, sorunun aslında toplumdan kaynaklanmadığını çözümlemişlerdir. Toplumu çürütenin ve kadın cinsinden birçok ırka, dine, dile olan yönelimlerin egemen sistemce oluşturulduğunu görmüşlerdir. Oluşturulan erkek egemen zihniyetin salt kadın cinsine yönelik bir saldırı mekanizması olmadığını, aynı zamanda erkek cinsiyle birlikte tüm toplumun yapısını bozan bir politika olduğunu tespit ederek hak taleplerini doruk noktasına ulaştırmışlardır. Kadınlar, kendi cinsleri adına savaşırken, zaferler elde ederken, oluşturdukları birliklerin genişlemesi halinde daha büyük zaferler elde edebileceklerini de artık biliyorlardı. Bunun bilinci ile kadınlar, toplumsal sorunlar karşısında, zihniyet savaşlarında da yer alarak yine öncülük misyonlarını üstlenmişlerdir. Aslında bu bir anlamda hakikat arayışıdır. Kadınlar sürekli gerçek hakikatlerin (isteyerek/istemeden) arayıcısı olmuştur. En büyük destanlarda, serüvenlerde, savaşlarda kadınların sürekli adının geçmesinin tek nedeni budur. Egemenliğini sürdüren zihniyetin karşısında her zaman oluşturdukları alternatifler kendini var ederek mücadelelerini ileri taşımada rol oynamıştır.
Yukarıdaki kısa tarih örneklendirmelerinin ötesinde, kadınların tarihinde direnişlerin de söz konusu olduğu, herkes tarafından bilinmektedir. Kadınlar, içlerinde bulundurdukları gizli tanrıça’yı açığa çıkarttıklarında elde edemeyecekleri bir şey olmadığını görebiliyoruz. 8 Mart gününün geldiği bir zaman diliminde de kadınlar, tarihlerinden tahliller yaparak yola çıkmalıdırlar. Tüm bu direniş boyutlarını artık daha küçük çaplı yürütmekteyiz. Evde kocaya, babaya, sokakta hiç tanımadığımız bir zihniyete yahut sevgililere karşı... Zaten egemen zihniyetçe oluşturulan aile kavramının anlamı oldukça derin manalar taşımaktadır. Kadın açısından büyük düşürülüşe en küçük olan fakat en büyük hizmeti veren yapı ailedir. Çözümlemesini derinlemesine yapmadığımızda bunu göremeyiz. Kadının toplumdaki yerinin kuşbakışı hali ailedeki konumudur. Kaba ret ile değil fakat çözümlendiğinde daha anlamlı bir sonucu elde etmek adına bir adım atmalıyız. Kadın tarihi bu anlamda küçük görünen olaylardan büyük zaferleri doğuran zaman dilimlerinden yazılmıştır.
Kadınsak eğer, vakti geldi!
Geçmişimizi nasıl örgütleyerek kadın kitleleri ile zaferler elde etmişsek, bugünün tarihine de bu yakışır. Kadınsak eğer üzerimize misyonu yüklenen ‘tanrıça’ kültürünün devamını getirmeliyiz. Büyük harflerle yazılan Tanrı, küçük harflerle yazılan tanrıça; ruhsal dünyada bile konumuzu göstermede bize harita olmaktadır. Bize neolitik dönemden kalan mirasımızı yaşamamaktayız. Bu miras kraliyetlerin, hükümdarların, hiç kimselerin elde edemeyeceği bir mirastır.
Kadınsak eğer, dolan sabrımızı kusacağımız günler gelmiş, geçmektedir.
Kadınsak eğer, toplumsal statü hakkımızı yenilemenin zamanıdır.
Kadınsak eğer, sokaklara çıkmanın günüdür.
Kadınsak eğer, özgürlük alanlarımızı yaratma zamanıdır.
Kadınsak eğer, zihniyetleri yıkmanın ayları, haftaları, günleri gelmiştir.
Kadınsak eğer, devrimimizi ellerimizle demokratik ve ekolojik bir paradigma doğrultusunda var etme saati gelmiştir.
Artık salt 8 Mart günlerini değil, her günümüzü kurtuluş kavgasıyla geçirmeliyiz. Tanrıçaların hak ettiği “yeni bir yaşam” budur. Artık 8 Mart’larla kalmamak, başka günlerin de tarihini yazmak gerek...
DESTAN YÖRÜK