Kediler bile soğuktan çöp bidonlarına, apartman boşluklarına kaçtılar.
Ama o hiçbir yere gidemedi. Her zamanki yerinde çömelmiş oturuyordu. Gözleri karşıda yanan binanın lambalarındaydı. Kaç “mutluluk” vardı acaba orada?
Kaç “sıcaklık”, kaç “umut”, kaç yürek vardı acaba? diye düşünüyordu.
“Herkese göre bir yer var bu dünyada ama herkes hak ettiği ve doğru yerde değil. Keşke...” dedi, durdu.
Titriyordu.
Ellerini birbirine kenetleyip durdu. Ama titreme giderek fazlalaşıyordu.
Nefesiyle ellerine üfledi. Kaç günlük açlığın kokusu vardı nefesinde.
“Keşke dostlukların yüce olduğu, yaşamların umut aktığı, sözcüklere kötülüğün yüklenmediği sabahları görseydim” dedi.
Acı, çaresizlik soğuk bir gece gibidir. Issız ve aysızdır. “İnsan nereye giderse gitsin, kaç yaşına gelirse gelsin, acıları ve umutları hep onunla beraber olurmuş” derler.
Ne umutlarla gelmişti bu şehre. Ne taşı altındı, ne de toprağı altındı bu şehrin.
Büyük imparatorluklara başkentlik yapmıştı. Ama saraylarında hep ölümler gezmişti.
Babanın oğlu, oğlun babayı boğdurduğu bir iktidar yeri.
İnsanlığın unutulduğu, birkaç altına ve akçeye bozdurulduğu büyük şehir İstanbul...
Ne yaşamı yaşam, ne umudu umuttu bu şehrin.
Soğuk giderek sertleşiyordu. Ama onun gözleri hala karşı binada yanan lambalardaydı.
Sonra gözlerini lambalardan ayırdı. Karanlığa bıraktı gözlerini. Kafasını bir sağa bir sola çevirdi. Yüzünde bir gülümseme belirdi.
“Sokaklar, insanlarla dolu bir hapishane benim için. Bir gün bir ömür gibidir. Kimsesizlik de” dedi.
Sanki geceyle konuşuyordu.
O anda bir araba geçti yanından. Son model, rengi gece siyahı idi.
Işıkları yanan binanın kapısında durdu araba. Şoför arabadan inip arka kapıyı açtı. Kürklü, her halinden sarhoş olduğu belli bir kadın indi önce. Sonra sırtında bir paltosu olan kır saçlı bir adam indi. Araba geldiği yönden karanlığa karıştı gitti.
Kadın, giden arabanın arkasından bakarken, gözü köşede yerde oturan adama takıldı. Adam onlara bakıyordu. Biraz duraksadı kadın. Sonra yanındaki adamın koluna girerek yürüdü lambası yanık binanın merdivenlerine doğru.
İhtiyarınsa gözleri hala karanlığın içindeydi.
Sanki binlerce yılın zulmünü taşıyordu yüreğinde.
Önce ayakları uyuştu ihtiyarın. Artık his etmiyordu. Sanki kopmuş gibi, hissiz be sızısızdı.
Karanlık ve soğuk uzadıkça uzuyordu. Bu gecede umutları kırılıyordu zifiri karanlıkta.
Gece yarılandığı vakit her yerden sesler gelmeye başladı. Bağırışlar, kahkahalar ve gökyüzünü aydınlatan rengarenk havai fişekler.
Gökyüzüne baktı ihtiyar. Bir gülümseme sardı yüzünü, sonra arabaların korna sesleri böldü kalabalığı.
İhtiyarın gözleri hala gökyüzündeydi. Yeni bir yıla giriyordu insanlar.
“Yanıldım demek” dedi.
Ayaklarına götürdü ellerini. Yoktu sanki ayakları.
Kar tane tane yağmaya başladı.
Tatlı bir uyku doldu gözlerine. Bugüne kadar böyle uyumak istememişti hiç.
“Anladım şimdi” dedi.
Üşüyen elleriyle gözlerini oğuşturdu. Karbeyaz kelebekler gibi düşmüştü kafasına, sırtına.
“Anladım ki eşitlik denen bir olgu yok bu ülkede. Evet, sadece ölümde bir eşitlik var burada. İşte bir tek eşitlik burada” dedi.
Yüz hatları gerginleşmiş, alnından birbirine geçmiş kırışıklıklar daha çoğalmıştı. Sonra 
“... Günün anlamı olması için gece, mutluluğun anlamı olması için acı, konuşmanın anlamı olması için sessizlik, tokluğun anlamı olması için açlık, sıcağın anlamı olması için de soğuk gereklidir... Bunu çok geç anladım” dedi.
Dudakları titriyor, gözleri ağır bir yükün altındaymış gibi açılıp kapanıyordu.
“Yaşamak için bir değerim, ölmek için bir amacım olsaydı keşke. Yaşamın kutsallığını ve güzelliğini anlayamadım. Şimdi anlamsız bir yaşamın içindeyim” dedi.
Dili dönmüyordu artık.
Bir sıcaklık sardı içini, gözlerini kapadı.
O bir zamanlar olan sıcaklık evindeydi. Eşi, çocukları yanındaydı. Elleriyle kızının saçını okşuyordu.
Dudakları kıpırdadı birkaç kez ama ne söylediği anlaşıldı, ne sesi duyuldu.
Rüzgar alıp götürmüştü sözlerini.
Rüzgar, yağan karı savurdu her yana.
İhtiyarın ise gözleri kapalı, yüzünde gülümseme, karın altında yatıyordu.
Yıllar sonra ilk kez böyle gülmüştü.
Gecenin son saati de bitiyordu. Karanlığın yerini aydınlık almıştı. Ama kar hala yağıyordu. Sokak canlanmıştı.
Gece siyah, son model araba, sabah olunca tekrar geldi. Lambası yanan binanın önünde durdu. Şoför arabadan inip binaya girdi. Az zaman sonra geri geldi.
Ardından kadın ve kır saçlı adam geldi. Arabaya binerken kadının gözü gece baktığı yeri aradı. O adam hala oradaydı. Yarı yarıya karla kaplanmıştı üstü.
Kadın eliyle yerde duran ihtiyarı gösterdi kır saçlı adama. İhtiyara baktı kır saçlı adam.
“Oğlum baksana, ne olmuş o adama?” dedi kır saçlı adam.
Şoför ihtiyara doğru yürüdü. Yanına gelip eliyle dokundu ihtiyara. Dokunmasıyla birlikte devrildi ihtiyar.
Kaskatı kesilmişti ama yüzündeki gülümseme hala duruyordu.
Şoför korktu, hızlı adımlarla arabaya doğru yürüdü. Yüzü sararmıştı.
“Ne olmuş, oğlum?” diye sordu kır saçlı adam.
Şoför kekeleyerek “Don... donmuş, efendim” dedi zorla.
“Nıç nıç” dedi kadın, kafasını sallayarak.
“Telefon et de gelip alsın polisler” dedi kır saçlı adam.
Ardından arabaya bindiler.
Araba karın içinden anacaddeye doğru hareket etti.
 * Adıyaman E-Tipi Cezaevi