Öyle zamanlar oldu ki ölmek istedi, her şeyi söyleyip kurtulmak istedi. Ama avuçlarında sıcaklık hissettikçe utandı bu düşüncelerinden.
Kaç zaman böyle sürdü bilemedi. Geceler çığlık, gündüzler çığlıktı. Kendi çığlıklarına yabancı olmuştu. Kendi yüzünü bile unutmuştu. Ama bebesinin son bakışı kalmıştı gözlerinde. Bazen öpüyor o bakışı, bazen okşuyordu. Bakışla avucundaki sıcaklığı birleştiriyor, o soğuk betonda kendine yorgan yapıyordu.
Seslerin acı saatleri doldurduğu bir anda hücresine girdiler. Ellerindeki elbiselere benzer bez parçalarını üstüne fırlatıp “Giyin, gidiyorsun” dediler. Elbiseleri giydi. Çıkarken ellerini, gözlerini bağladılar. İtekleyip dışarı çıkardılar, arabaya bindirdiler. Karanlığın içinde bir şeyler aradı ama bulamadı. Oysa karanlığın içinde her aradığını bulurdu. Bebesinin gözlerini, yarının kınalı ellerini hep bulurdu karanlıkta ama şimdi yoktu. “Neredesin?” dedi kendi kendine. “Konuşma” dedi timlerden biri. O hala mırıldanıyordu “neredesiniz, neredesiniz...?” diye.
Karanlığın getirdiği yel arabanın açık camından çıplak göğsünden vücuduna yayılıyordu. Ama hiçbir şey hissetmiyordu. Bir ara toprak kokusu geldi, başını kaldırdı ama yine karanlıktı her yanı. Toprağı hissediyordu.
Arabanın sarsılmasıyla kendine geldi. Araba kısa bir zaman sarsıla sarsıla gittikten sonra durdu, kapılar açıldı. “Haydi, in” deyip, kolundan çekerek arabadan indirdiler. Sırtından iteleyip yürütmeye çalışınca yere düştü. Yüzü nemli toprağa değdi. Yüzünden vücuduna bir serinlik geldi. O zaman nerede olduğunu, ne olacağını düşünmeye başladı.
İşkence yaparken sorduklarını tekrar sormaya başladı timler. O yine “hayır” diyordu sadece. Sonra ellerini çözdüler, ardından gözlerini açtılar. Gecenin ortasındaydı. Gecensin içindeki uzun karanlığa baktı. Sesler vardı o uzaklıklarda. Dinlemek istedi sesleri ama anlayamadı. Bin bir dilden çıkan tanıdık, yabancı seslerdi.
“Haydi git” dedi timlerden biri. Dönüp yüzlerine baktı. Yüzleri yoktu timlerin. Boş oyu bir mağara karanlığı vardı yüzlerinde. Anlayamamıştı. İçinden “neden bunların yüzleri yok? Acaba benim de mi yok?” dedi. Ellerini yüzünde gezdirdi. Burnu, ağzı, kulağı, gözleri yerindeydi. “Karanlığın oyunu” dedi kendine. Sonra yürümeye başladı. Yürüdükçe sesler anlaşılmaya başladı. Sesler artık tanıdıktı. Bebesinin sesini duydu. Durdu. Sese döndü. Gülümsedi. O esnada silahlar patladı, yere yığıldı. Gülümsedi, toprağa düştü.
Üç gün sonra bir yol kenarında buldular cansız bedenini. Gülümsemesi hala duruyordu yüzünde ve avucunda sıkıca tuttuğu toprak.
(Adıyaman E-Tipi Cezaevi)