• QSD-Şam arasındaki 29 Ocak Anlaşması çıkmazda. Şam, eğitimden ekonomiye, sınır kapılarından idari mekanizmalara kadar her şeyin "teslim edilmesini" dayatıyor.
  • 6 bin kişilik tugaylar, bin 200’lere kadar düşürüldü. Dahası QSD savaşçılarının Rojava dışında savaşması ihtimali ciddi bir krize dönüştü.  Şam, YPJ’nin statüsünü ise hâlâ tanımıyor.

 

ZİNAR YILDIZ

Kuzey ve Doğu Suriye ve Rojava’ya dönük 6 Ocak’ta başlayan saldırıların ardından Demokratik Suriye Güçleri (QSD) ile Şam’daki Geçici Hükümet arasında imzalanan 29 Ocak Anlaşması, başlangıçta iki güç arasında demokratik bir uzlaşı ve karşılıklı entegrasyon umuduyla ilan edilmişti. Anlaşmanın birçok maddesi birbirinin iradesini tanıma ve ortaklaşma anlayışına dayanmaktaydı. Ancak aradan geçen zaman ve sahadaki pratikler, bu sürecin bir "entegrasyondan" ziyade Şam’ın, Özerk Yönetim mekanizmalarını tamamen tasfiye etme ve teslim almaya dönüştüğünü gösteriyor.

Sahada ortaya çıkan durum 29 Ocak Anlaşması ile başlatılmak istenen sürecin neden istenilen düzeyde ilerleyemediğini üç temel kriz alanı üzerinden ortaya koyuyor: Esir krizi, askeri-kurumsal dayatmalar ve ideolojik dışlama.

Uzlaşı maddesinden ‘rehine’ politikasına

Anlaşmanın en temel insani ve hukuki maddelerinden biri esirlerin serbest bırakılmasıydı. Ancak Şam Hükümeti, bu maddeyi siyasi bir koz ve "rehine politikası" olarak kullanmaya devam ediyor. 10 Mart’tan itibaren parça parça binin üzerinde kişi serbest bırakılmış olsa da bu kişilerin büyük çoğunluğunun cephede yakalanan savaşçılar değil, yollarda veya evlerinde alıkonulan sivil halk olduğu belirtiliyor. Şam yönetiminin, sivil insanları "esir" olarak gösterip Özerk Yönetim ve bölge halkı üzerinde psikolojik bir baskı kurmaya çalışması ve ailelerde bir suçluluk algısı yaratması, entegrasyonun ruhuna aykırı, ahlak dışı bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Üstelik, serbest bırakılanların işkence gördüğü ve bazı savaşçıların infaz edildiği yönündeki iddialar, karşılıklı güven zeminini tamamen dinamitliyor.

Kurumsal teslimiyet dayatması ve askeri belirsizlik

Entegrasyonun kâğıt üzerindeki vaadi, Özerk Yönetim kurumlarının kendi yapılarını koruyarak yeni sisteme dahil olmasıydı. Oysa pratik süreçte Şam yönetimi, eğitimden ekonomiye, sınır kapılarından idari mekanizmalara kadar her şeyin "teslim edilmesini" dayatıyor. Benzer bir tıkanma askeri alanda da yaşanıyor. Başlangıçta 6 bin kişilik tugayların kurulması planlanırken, bu rakam kademeli olarak bin 200’lere kadar düşürülmüş ve Şam yönetimi bu tugayların komuta kademesini bizzat atama hakkını kendinde gördü. Dahası, QSD savaşçılarının Rojava dışındaki alanlara savaşmaya gönderilmesi ihtimali, bu gücün özgünlüğünü yitirerek "dağıtılması" anlamına geldiği için ciddi bir kriz noktası oluşturuyor.

foto:AFP

YPJ ve kadın iradesinin reddi

Entegrasyon sürecinin en sert çarptığı duvar ise ideolojik yaklaşımdır. Şeriat kurallarına dayalı bir toplum dizayn etmeye çalışan Şam hükümeti ve destekçisi cihadist yapılar, kadının sistem içerisinde irade sahibi olmasını kabullenemiyor. Bu durumun en somut örneği, Rojava devriminin sembolü olan YPJ’nin statüsünün tanınmamasıdır. Şam yönetimi, kadınları ordunun içinde bağımsız bir güç olarak değil İç Güvenlik Güçleri (Asayiş) içinde pasif rollerde kabul edebileceğini ifade ediyor. Hatta kurumsal listelerde kadın isimlerinin doğrudan üstünün çizilmesi veya kadın temsiliyetinin olduğu listelere cevap dahi verilmemesi, entegrasyonun demokratik bir karakterden ne kadar uzak olduğunu kanıtlıyor.

Seçim tiyatrosu

24 Mayıs’ta gerçekleşen ve "seçim" olarak adlandırılan süreç, aslında halkın iradesinin değil, Şam’ın "atama" mekanizmasının bir sonucudur. Kürt nüfusunun yoğunluğuna rağmen parlamentoda sembolik olarak 8 sandalye verilmesi ve bu koltukların da halk nezdinde karşılığı olmayan, Türkiye ve SMO destekli ENKS gibi yapılara ayrılması, Kürt siyasal iradesini yok sayan bir hamledir. PYD ve 24 Kürt partisinin bu süreci boykot etmesi, entegrasyonun tabanda bir karşılığı olmadığını ve "tekçi-diktatör" bir sistemin yeniden inşası olduğunu tescil ediyor.

Netice itibarıyla, 29 Ocak Anlaşması ile hedeflenen entegrasyon süreci, Şam’daki Geçici Hükümeti’in ideolojik katılığı, askeri tasfiye planları ve demokratik temsiliyeti reddeden yaklaşımı nedeniyle çıkmaza girmiştir. Mevcut tablo, Suriye’nin geleceği için demokratik bir ortaklık yerine, eski baskıcı sistemin daha radikal ve şeriat temelli bir formda dayatıldığını göstermektedir. Bu durumda, bölge halklarının ve özellikle bedel ödemiş olan toplumsal kesimlerin iradesi tanınmadıkça, gerçek bir entegrasyonun mümkün olmayacağı açıktır.