Çocuktuk, kapı komşumuz iki çocuk sahibi Bilal, işe giderken arkasından sıkılan tek kurşunla öldürülmüştü. Günlerce elindeki gazete kağıdına sarılı zeytinlerin yerlere nasıl saçıldığı konuşulmuştu. Arkadaşlarımızın ağabeyleri dağda vurulmuştu. Cenaze töreninde kalabalığın üstüne ateş açılmıştı. Çoğumuzun ya amcası ya dayısı cezaevindeydi. Haber alamadığımız yakınlarımız vardı.

Çocuktuk, Diyarbakır Lisesi’ne polis ekipleri geliyor; sınıflardan bazı öğrencileri seçip emniyete götürüyorlardı. Babaları, ağabeyleri, kayıp yakınlarını sorup duruyorlardı. Çocuktuk, Newroz’da lastikleri tutuşturmuş; ateş yakıp slogan atmıştık. Günlerce gözaltında kalmıştık. Arkadaşlarımızdan bazıları için “Gözaltına alındığına dair kayıt yok.” denilmişti. Dönerler diye geceleri hep ışıkları açık bırakılmıştı evlerinin. Çok sonra JİTEM’in kullandığı Saray Kapı civarı kazılıp, toplu mezarlar açılınca çürümüş elbiselerinden tanıdı anneleri çocuklarını.
Dicle’de, boş arazide oynarken bulduğu bomba elinde patladığında yüzü dağılan kuzenim Cahit, o zaman 9 yaşındaydı. Çocuktuk, bütün bu olanlar dağa gitmeyi düşündürüyordu. Yaşatılan zulme karşı görevdi bu. O zaman kahraman olmak kimsenin aklından geçmiyordu.
1990’larda Kürdistan’da yaşanan terör ortamından çocuk ve gençlerin payına düşenler bunlar oldu. Yaşam Kürt çocuklarına gülistan değildi. Uzun yıllar boyunca tarifi zor acılar yaşandı. Nihayet savaş canavarı alt edilir gibi olduğunda barış güzel bir ihtimal olarak belirdi. Barış süreci adı verilen bir filiz yeşermeye başladı. Bu süreç yasal bir çerçeveye oturtulabilseydi çocuklara, gençlere dağa gitmeyi düşündürecek şeyler olmayacaktı. Ellerinde bombalar patlamayacaktı. Onun yerine yaz kamplarına gideceklerdi. Müzik kurslarına başlayacak, satranç turnuvaları düzenleyeceklerdi. Ancak denklem bir türlü doğru kurulamadı.  Devlet bilindik reflekslerini değiştiremedi. Kürtlere anadilinde eğitim, lüks görüldü. Kürt siyasetçi ve hasta tutsaklar hala cezaevlerinde tutuluyor. Kültürel ve siyasi haklara ilişkin adımlar atılmadı. Yeni anayasa yaz tahtaya kalsın bahara misali, oyalamaya dönüştü. Sivil eylemlere, basın açıklamaları ve yürüyüşlere gazlı, coplu sert müdahalelerin ardı arkası kesilmedi. Birçok olayda polis kurşunu hedef gözeterek girdi genç bedenlere.
Şahin Öner, barış sürecinde, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesini protesto etmek için yapılan eylemde polis müdahalesi sırasında zırhlı aracın altında kalarak öldü. Medeni Yıldırım, Diyarbakır’ın ilçesi Lice’ye yapılan karakol inşaatını protesto eden grubun arasındaydı. Jandarmanın açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. Özgür Taşar, Yüksekova’da PKK’li Cengiz Özek’in cenaze töreninde panzerden açılan ateş sonucu öldürüldü. Şahin Öner’in ölümünün ardından yakın arkadaşı Welat kendisi gibi lise öğrencisi 6 arkadaşıyla dağa gitti. Annesinin anlattığına göre gitmeden önceki son günlerde elinden Şahin’in resmini düşürmemiş. Medeni’nin ardından kuzeni, Özgür’ün ardından kardeşi gerillaya katıldı.
Kahraman olmak umurlarında mı sanıyorsunuz? 90’larda devlet terörünün zirveye ulaştığı günlerde de dağa çıkma nedeni kahramanlık değildi, bugün de değil. Dağa çıkışların neden devam ettiğini gerçek bir merakla soran ve anlamak isteyen kalem erbapları daha içeriden, derinden bakabilmeliler. Hasan Cemal’in kitaplaştırdığı Delila’nın şu sözlerini yürekleriyle duymalılar: “Kimliğinde Kürt yazmıyordu Kürtlerin. Bugün de yazmıyor... Sen inkar edilsen de varsın artık! Devlet hala kandırıldılar, bilinçsizdiler propagandası yapıyor. Kandırılan gençler hiç olmadı kısacası.”