
Polis ve askerlerin tehdit ve baskılarına rağmen, onu yolundan hiçbir şey alıkoymamış. Daha genç yaştayken Kürdistan’da gördükleri ve duyduklarıyla hayatının tamamen değiştiğini söyleyen Anania ile, hayatındaki değişiklikleri ve Kürdistan’da yaşadıklarını konuştuk...
Kürtler ve Kürdistan ile nasıl tanıştığını biraz anlatır mısın öncelikle?
1987’de ilk defa bir turist olarak Türkiye’ye gitmemle başladı her şey. O zamana dek Türkiye’de sadece Türklerin yaşadığını düşünüyordum. Türkiye’deki siyasi gelişmelerden habersiz, turistik yerleri geziyordum. İnsanları çok sıcakkanlı gelmişti bana. İtalya’nın güneyinde yaşayanlar da sıcakkanlı insanlardır, ancak beni o topraklara iyice bağlayan; İtalya’da bulamadığım başka bir sıcaklıktı. Türkiye’yi karış karış gezmeyi çok istedim İtalya’ya geri döndükten sonra. Bu yüzden de 1989 yılında Anadolu’nun doğusuna doğru bir yolculuğa çıktık eşimle. Elbette bizi nelerin beklediğinden haberimiz yoktu.
Nelerle karşılaştınız?
2 sene önceki deneyimimizden çok farklı bir tabloyla karşılaştık. İlk gözümüze çarpan fakirlik ve acımasız yaşam koşullarıydı. Zamanla oraları farklı kılanın sadece bunlar olmadığını gördük. Zira orada yaşayanlar farklı bir dilde konuşuyor, kendilerini Türk olarak tanımlamıyorlardı. Her tarafta polis ve asker vardı. Kürtçe bilmediğimizden insanlardan bilgi de alamıyorduk. Askerlerin neden sürekli arama yaptıklarını, kimlik sorduklarına anlam veremiyorduk. Ancak gördüğümüz yerlerin doğal güzelliklerine vurulduk. İnsanların bize arkadaşça yaklaşımları ve bizi evimizde gibi hissettirdiğinden yolculuğumuza devam ettik.
Yolculuğumuza ilk Bingöl’de ara verdik. 1989 senesinde şehre ilk ayak bastığımızda gördüklerimize inanamadık. Sokaklar bomboştu. Sokağa çıkma yasağı vardı. Sanki tüm şehir terk edilmişti. Bir ölüm sessizliği olduğunu hissettik. Sokakta olan kişilerin hepsi üniformalıydı. Korkmaya başladık. Hava kararmıştı çoktan. Biz de türlü zorluklarla bir otel bulup yerleştik. Otele yerleşir yerleşmez, polisler baskın yaptı. Paniklemeye başladık. Bizi sorguya çektiler. Aradan 20 seneden fazla geçmesine rağmen sorgulamalarını asla unutamam. Pasaportlarımıza el koydular. Bütün bavullarımızı didik didik aradılar. Neden yanımızda fotoğraf makinesiyle gezindiğimizi sorunca, ‘turistlerin fotoğraf makineleri olur’ dedim. Cevabım onları daha da sinirlendirmişti. Bize sabah olur olmaz buradan gitmemizi söylediler. Çok korktuğumuzdan, sabah erkenden dediklerini yaptık.
İtalya’ya döndükten sonra ne oldu?
Kafamızda bir sürü soru kaldı. Olup biten hiçbir şeye anlam veremiyorduk. İnsanlarla çok iyi anlaşmıştık. Çok misafirperverlerdi. Ancak polis ve askerler peşimizi bırakmamıştı. Yolculuğumuzu yarıda kesmiştik. İtalya’ya döndükten sonra her şeyi anlamak istedim. Kürtler ve bölge hakkında bol bol okumaya başladım. Olabildiğince çok bilgi toplamaya çalıştım. Farklı kesimlerden farklı yorumlarla karşılaştım. İşte o zaman bir an önce bölgeden neden gitmemizi istediklerini anlayabildim. Bir şeylere şahitlik etmemizi istemiyorlardı. Kafamda her şey oturmaya başlamıştı. Kürt meselesi üzerine çok şey öğrenmiştim. Hayatım tamamen değişti.
Yani olup bitenlere kayıtsız kalamazdım, bunu çok iyi biliyordum. Oralarda insanların başına bir şeyler geliyordu ve ben her şeyden habersiz bir şekilde İtalya’daki yaşamıma devam edemezdim. Yapabileceğim tek şeyin yazmak olduğunu düşündüm. Bölgede olup bitenlere dikkatleri çekebilir, İtalyanları Kürt meselesine ilişkin bilgilendirebilirdim. İtalya’da yer alan Antrocom adında antropoloji örgütünde çalışmaya başladım. Online bir dergi çıkartıyorlardı ve Kürtler hakkında kapsamlı bir makale yazmamı önerdiler. Tekrar Kürdistan’a gidip araştırma yapmaya karar verdim. Kürtler ve Kürdistan hakkında birçok yazım yayınlandı. Seminerlerde konuşmacı olarak katılıp, bölgeye dikkatleri çekmeye çalıştım.
Ne tür konuşma ve yazılardı bunlar?
Kürtlerin yaşadıklarına ilişkin gözlemlerime dayalı bir makaleydi. Academia.edu websitesinde de ayrıca yer alıyor bu makale. Yazılarımda ve konuşmalarımda gerçekleri söylemekten hiçbir zaman çekinmedim. Elbetteki kolay değildi bunu yapmak. Bir keresinde kendi memleketim Cenova’da bir konuşma yapmıştım Kürtlere ilişkin. Konuşmam, 300’den fazla imge ve resimden oluşuyordu. Görev yaptığım kurumda hassas konulara değinmemem konusunda uyarı aldım. Politik ve ekonomik çıkarları gözeterek uyarıda bulunmak, bence sansür uygulamasının farklı bir yoludur. Ancak aldıkları tedbirler işe yaramadı. Konuşmama gelen insanların dikkatini çekmeyi başarmıştım.
İşin bence en trajik tarafı; Kürtlerden ilk Türk polisleri sayesinde haberdar olmam. Türk milliyetçilerin söylemleri beni Kürtlere daha da yakınlaştırdı. Öğretmenlik yaptığım okulun Avrupa atlasında Kürdistan yer alıyordu. Türk öğretmenlere göre bu bir hataydı; çünkü ‘Kürdistan diye bir yer yoktu’. ‘Kürdistan tamamen Kürtlerin bir uydurmasıydı’. ‘Kürtler de Türkiye’yi bölmek istiyorlardı’. Tanıdığım hiçbir Kürt’ün Türkiye’yi bölmek gibi bir isteği yoktu. Sadece dillerini konuşmak, renkleriyle yaşamak, kendi halaylarını özgürce çekmek istiyorlardı. Bunları ne yazık ki işkence görmeden, dayak yemeden, horlanmadan yapmalarına imkan yoktu. Kürdistan’ın politik bir devlet olarak olup olmamasını umursamıyorum ancak gördüğüm bu tarihi ve coğrafik bölgenin varlığını kimse inkar edemez. İtalya’dan daha büyük olan Kürtlerin yaşadığı topraklar, başkaları tarafından işgal edilmiş, bunu da kimse inkar edemez. 1990 yılında bölgede gezinirken, güleryüzlü ve yaşlıca bir adam arabamızın kapımızı açıp „Kürdistan’a hoşgeldiniz“ demişti. İşte o günden bu yana orası benim için Kürdistan’dır.
Kürdistan’da nerelere gittin peki?
20 seneden fazla bir süredir hemen hemen her yere gittik. Hakkari, Van ve Eruh ilk aklıma gelen yerler. Elbette hepsi adeta işgal altındaydı. Her yerde aramalar yapılıyordu. Bir keresinde öğretmen evinde mahsur kalmıştık. Sokağa çıkmamıza izin vermiyorlardı. Alışverişe bile polis eşliğinde gidiyorduk. Bizi korumak için miydi yoksa biz mi onlar için bir tehlikeydik, orası sorgulanır. Aslında onlar tehlikenin kendisiydi. Daha sonra Urfa, Antep, Diyarbakır, Çermik ve iki defa da Munzur Festivali için Dêrsim’e gittik. Daha sonra Malatya, Doğanşehir, Elazığ, Erzincan, Şırnak, Hakkari ve Sivas’a gittik. Gittiğimiz her yere adeta aşık olduk.
Tüm bu gittiğin yerlerde yaşadığın belli başlı sorunlar neler?
Yaşadığım sorunlar genellikle polis ve askerlerle ilgiliydi. Kürtler her zaman cana yakın ve misafirperver yaklaştılar bize. Askerlerin ise durmak bilmeyen tacize varan aramaları ve sorgulamaları… Silahlarını bana doğrultarak, soru soruyorlardı. Hayatımda ilk defa silahı Türk askerinde gördüm. Yollar çok kötüydü. Arkeolojik ve tarihi yerlere ilişkin ne bir bilgi ne de tabela vardı. Sürekli polis ve askerleri yanıbaşımızda hissetmek, elbette en kötüsüydü. Her 5 metrede bir askerler tarafından durdurulmak, neden orada olduğumuza dair uzun uzun formlar doldurmak çok bunaltıcıydı. Hatırlıyorum da Varto ve Lice’de çayımızı bile askerlerle içmek zorunda kalmıştık. Her taraf tellerle örülüydü. Şimdi düşünüyorum da, gerçek bir turist o ortamda iki dakika durmaz, kaçardı.
Kürdistan’ı tekrar ziyaret etmek istiyor musun?
Elbette istiyorum, bu yüzden de gideceğim. Kalbimin bir yarısı Kürdistan’da kaldı. Karış karış her yeri dolaştım. İtalya’dan daha iyi biliyorum oraları. En değerli arkadaşlarım orada. Onları, sohbetlerimizi ve misafirperverliklerini çok özlüyorum. Elimden geldiğince Kürtlerin davasını yürekten desteklemeye devam edeceğim. Kürtler ve Kawa efsanesine ilişkin Fransızca yazılmış bir kitabı şimdilerde İtalyanca’ya çeviriyorum. Sonra sürekli internet sitelerine yorum ve görüşlerimi yayınlamaya devam edeceğim. En önemli şeyin; Avrupalıları Kürt meselesine ilişkin bilgilendirmek, Kürtlere dair haberleri ve Kürt kültürünü her yere yaymak olduğuna inanıyorum. Bir çok İtalyan halen Kürtlerin varlığından bile haberdar değil. Hiç unutmam; bir Kürt genci bana bir gün „İtalyanca, İspanyolca, Japonca gibi birçok dili öğrenmem yasak değil, ancak kendi dilimi öğrenmem yasak. Bütün milletlerin yöresel danslarını yapabilirim, müziklerini dinleyebilirim; ancak kendi halayımı çekmem, kendi müziğimi dinlemem yasak’ demişti. Bu sözlerden o kadar çok etkilendim ki, yıllarca hafızamdan silemedim. Şimdi ben Kürdistan’da tüm olup bitenleri nasıl olur da görmezden ve duymazdan gelebilirim?
ÖZLEM GALİP/LONDRA