• Bir hukuk devletinde ırkçılık, sadece cezai yaptırımlarla geçiştirilemeyecek kadar derin, psikolojik ve hayati riskler barındıran bir bütündür.
  • Yargı, ırkçı fiillere karşı sistematik ve tavizsiz bir irade göstermediği müddetçe, toplumsal mağduriyetlerin önüne geçilmesi mümkün değil.

ALİ ARAYICI

Fransa'da her yıl 1,2 milyon insan, ırkçılığın hakaret, tehdit, şiddet ve ayrımcılık gibi karanlık yüzleriyle karşı karşıya kaldığını bildiriyor. Bu ağır tabloya paralel olarak, Emniyet birimlerinin resmi kayıtları da bu durumun vahametini gözler önüne seriyor: Sadece 2024'te ulusal polis ve jandarma birimleri tarafından ülke genelinde 16 binden fazla ırkçı, yabancı düşmanı veya inanç odaklı nefret suçu kayda geçirildi.

Mağdurların cinsiyet dağılımı eşit olsa da acı gerçek değişmiyor: Göçmenler ve çocukları, Fransa doğumlulara kıyasla bu suçlardan orantısız bir şekilde yara alıyor. Resmi kayıtlardaki 9 bin 700 ırkçı saldırının merkezinde ağırlıklı olarak Afrika kökenliler yer alırken; denizaşırı topraklardan gelen vatandaşlar, işsizler, dar gelirliler ve büyük kentlerin banliyölerinde sıkışıp kalan dezavantajlı kitleler, ayrımcılığın faturasını çok daha ağır ödediklerini dile getiriyor.

Bir hukuk devletinde ırkçılık, sadece cezai yaptırımlarla geçiştirilemeyecek kadar derin, psikolojik ve hayati riskler barındıran bir bütündür. Bugün karşılaştığımız olaylar, bu ayrımcılığın insan yaşamı üzerindeki ağır ve doğrudan sonuçlarını açıkça ortaya koyuyor. Yargı mekanizması, ırkçı temelli eylemlere karşı sistematik ve tavizsiz bir irade göstermediği müddetçe, bu toplumsal mağduriyetlerin önüne geçilmesi mümkün olmayacaktır.

Yarattığı ruhsal yıkım

Fransa’da ırkçılık, travma ve ayrımcılık alanlarında uzman psikiyatrist Fatma Bouvet de la Maisonneuve ile Paris Barosu avukatlarından Hosni Maati, Yurttaşlık Çalışmaları ve Eylemleri Enstitüsü'nün eşbaşkanları sıfatıyla Ulusal Meclis’te bulunan milletvekillere tarihi bir çağrıda bulunarak, ortak bir karar tasarısına destek vermelerini talep etti. Söz konusu tasarı, yürütme ve yasama organlarını, bireylerin maruz kaldığı ırkçılık deneyimini hukuken resmi bir "psikotravma faktörü" olarak tanımaya ve mevzuata dahil etmeye davet ediyor. Akademik literatür, klinik psikiyatri ve insan hakları hukuku ekseninde yapılan değerlendirmeler, bu talebin sosyo-politik bir zorunluluk olduğunu açıkça ortaya koyuyor:

* Sürekli ve derin etkiler: Irkçı motivasyonla gerçekleştirilen hiçbir saldırı, vuku bulduğu o anlık zaman dilimine indirgenemez. Bu tür sistematik veya münferit eylemler, yalnızca fiziksel bütünlüğü hedef almaz. Görünür bedensel yaraların çok ötesinde, en az fiziksel tahribat kadar derin, kalıcı ve yapısal psikolojik yıkımlara da yol açar.

* Toplumsal ve psikolojik sonuçlar: Irkçı şiddet ve ayrımcılık; bireyde süregelen bir korku iklimi, dengesizlik, mutsuzluk, zihinsel felç, uyku bozuklukları, yoğun anksiyete, klinik depresyon ve ağır özgüven kaybına neden olur.

* Sistemik entegrasyon krizi: Bu travmatik süreçlerin en yıkıcı sonucu ise mağdurun toplumsal hayata, iş gücüne ve kamusal alana yeniden sağlıklı bir şekilde entegre olamamasıdır. Dolayısıyla ırkçılık ve ayrımcılık, sadece bireysel bir suç değil, toplumsal barışı ve kamu sağlığını tehdit eden sistemik bir olgudur.

Irkçılık temelli gerilim

Irkçılık ve ayrımcılık, yalnızca hukuki ilkelerin ihlali değil, bireyler üzerinde derin izler bırakan yapısal bir psikolojik travmadır. Bilimsel veriler, kökeni veya inancı nedeniyle ayrımcılığa uğrayan mağdurların yüzde 56'sının ciddi psikolojik etkiler yaşadığını gösteriyor.

Sürekli maruz kalınan mikro agresyonlar, azınlıklar üzerinde kesintisiz bir savunma ve tetikte olma hâli yaratan "ırksal yük" olgusunu besler. Bu baskı ortamında ötekileştirilen bireyler, toplumsal kabul görmek ve güvende kalmak adına giyimlerinden konuşma tarzlarına kadar her alanda sistematik bir “asimilasyon” ve “adaptasyon” stratejisi geliştirmek zorunda bırakılıyor.

Irkçılığın yarattığı psikolojik yük, bireylerde derin ruhsal travmalar bırakıyor. Bunlar; şok, kafa karışıklığı, kronik stres, uykusuzluk, depresyon, madde kullanımı, kalp rahatsızlıkları ve intihar eğilimleri gibi çok boyutlu belirtilerle tüm aileye yayılıyor. Buna rağmen sistemik bir tanınma ve zorunlu tespit protokolü bulunmadığı gibi, sağlık istatistikleri de bu travmaları kaydetmiyor

Bugün adli bilirkişilik sistemi, yaşanan gerçekliği karşılayabilecek yapısal bir referans mekanizmasından yoksundur. Mevzuat, yeni ve kapsayıcı çözümler üretmek yerine, halk sağlığı kanunundaki hantal mekanizmaları işletmekle yetiniyor. Mağduriyetin yalnızca fiziki "toplam iş göremezlik" kriterine sıkıştırılması; bireylerin uğradığı ağır ruhsal ve toplumsal yıkımı ölçmekten uzak olduğu gibi, çekilen acıları görünmez kılarak hak ihlallerini derinleştiriyor.

Travmanın görünmezliği

Irkçılığın yol açtığı psikolojik travma, tıbbi olarak belgelendi ve uluslararası yargı organları tarafından tanındı. Buna rağmen Fransız pozitif hukuku bu sistemsel şiddeti görmezden gelmekte, parçalı ve yetersiz kalıyor. Mevcut hukuk düzeni, ırkçılığı kınayıp psikolojik zararların tazminini düzenlese de ırkçı deneyim ile psikolojik travma arasında kurumsal bir bağ kuramıyor.

Bu yasal boşluk ve açık bir hukuki tanımın olmayışı; mağduriyetin reddedilmesine, yargıda tutarsızlıklara, ağır ispat yüküne ve kurumsal bir terk edilmişlik hissine yol açıyor. Fransız hukuku; aile içi şiddet, terör ve taciz gibi alanlarda psikolojik travmayı açıkça tanıyor. Halk Sağlığı Kanunu, ruhsal tedavi süreçlerini güvence altına alıyor, ancak bu maddeler, travma sonrası stres bozukluğunun en büyük tetikleyicilerinden biri olan ırkçılık ve ayrımcılık mağdurlarını bilinçli olarak kapsam dışında bırakıyor. Bilim dünyasının kabul ettiği bu yapısal sömürü ve ayrımcılık, yürürlükteki hukukta hâlâ adıyla anılıyor. İş Kanunu’nun L. 1134-5 maddesi ayrımcılıktan doğan zararın eksiksiz tazminini öngörse de ırkçılığa bağlı psikolojik travmanın yasal bir statüye kavuşturulmaması uygulamada çelişkili kararlara yol açıyor. Bu hususun kanun kapsamına alınması; yargıya güveni sağlayacak, mağdurun ispat yükünü hafifletecek ve hukuki güvence sunarak eksiksiz bir tazminatı garanti altına alacaktır.

Hukuken tanınması

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), yerleşik içtihatlarında ırksal ayrımcılık ile mağdurların uğradığı zararlar arasındaki illiyet bağını açıkça ortaya koyuyor. Mahkeme, ırksal saiklerle işlenen şiddet eylemlerinin hukuken özel olarak tanınmasını zorunlu kılıyor. Bu tür ayrımcılıkların, bireyler üzerinde kalıcı sosyal ve psikolojik hasarlar bıraktığını vurguluyor.

Uluslararası yargı pratiğinde de bunun somut örnekleri mevcuttur. Nitekim Angers İstinaf Mahkemesi, Ocak 2013 tarihli kararında ırkçılık kaynaklı psikolojik travmayı; müstakil bir zarar kalemi olarak kabul etti. Irkçı deneyimlerin bir psikolojik travma kaynağı olarak tescil edilmesi; toplumsal adaletin, hukukun ve tıbbın kaçınılmaz bir gereğidir.

Yurttaş Çalışma ve Eylem Enstitüsü, ırkçılık mağdurlarına bütüncül bir destek sunulması amacıyla sağlık ve hukuk uzmanlarından oluşan disiplinler arası bir müdahale ağının, ivedilikle yapılandırılmasını talep ediyor. Irkçılığın birey üzerindeki travmatik ve zedeleyici etkileri, bilimsel çalışmalar ve yargı pratikleriyle sabittir. Bu durumun pozitif hukuk normları tahtında, hakkaniyete uygun yasal güvencelere kavuşturulması elzemdir.

26 Şubat 2026’da Ulusal Meclis’e sunulan 2539 sayılı Karar Tasarısı, sadece hukuki bir boşluğu doldurmayı değil, ırkçılığı ve ayrımcılığı sistematik bir insan hakları ihlali olarak kayda geçirmeyi hedefliyor. AİHM içtihatları temelinde hazırlanan bu tasarı, ruhsal yıkımların devletçe tanınmasının ve adaletin vicdanlarda karşılık bulmasının adımıdır. Bu tasarı, adaleti insan onurunun incindiği her yere ulaştırma kararlılığımızın ortak bir beyanıdır.

fotoğraflar:AFP