Kalemin gücünü hafife almamak gerektiğini tutuklanma sebebimizden biliyorum. O yüzden bu yaşama kalemimizle katabileceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum.

EGÎD EREN

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) 2019 raporuna göre dünyada en fazla gazetecinin tutuklandığı ülke Türkiye. RSF’in raporunda Türkiye, 180 ülkenin oluşturduğu listede 157. sırada yer aldı.

Türkiye; hak ihlallerini, devlet baskısını, kadına yönelik şiddeti haberleştiren çok sayıda gazeteciye karşı “cadı avı” başlatan bir ülke. Özellikle de Kürdistan’da hak ihlallerini haberleştiren gazetecilere karşı hukuksuz gerekçeler yaratarak tutuklamalara giden Türk devleti, kendi yasalarını dahi ihlal eden bir durumda. Yukarıda bahsini ettiğimiz hak ihlallerini haberleştiren iki isimdir Meltem Oktay ve Mehmet Sıddık Damar. Nusaybin öz yönetim direnişleri sürecinde Türk devletinin zulmünü deşifre etmeyi amaçlayan Meltem Oktay tutuklanmaktan kurtulamadı. Aynı şekilde Mehmet Sıddık Damar Silopi’de toplumsal olayları kayıt altına alan gazeteciler arasında yerini almıştı ve sonrasında tıpkı Meltem gibi tutuklandı.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabirleri Meltem Oktay ve Mehmet Sıddık Damar ile tutukluluğa giden süreci ve Türkiye’de gazeteci olmayı konuştuk…

Tutuklandığınız süreç nasıl gelişti?

Öncelikle Yeni Özgür Politika gazetesinin yanı sıra özgür basınla dayanışma içinde olan herkese teşekkür ediyorum. Türkiye’de gazetecilerin yoğun olarak tutuklanma süreci 2015 yılında içine girdiğimiz yeni süreçle birlikte gelişti. O dönem bölgede kimi ilçelerde sokağa çıkma yasağı ve çatışmalar yaşanıyordu. Ben de bir gazeteci olarak Nusaybin’de süreci takip ediyordum. Yaklaşık 4 ay yaşanan süreci en yalın haliyle kamuoyuna taşırmaya çalıştık. Bu süreçte yaptığımız haberlerden kaynaklı hedef haline getirildik. Gazeteci değil de ‘örgüt mensubu’ muamelesi gördük. O dönem ilçeye gelen ve gözaltına alınan yerel ve yabancı basına emniyette fotoğraflarımı gösterip bir takım sorular sorulduğunu duyuyordum.

O günden itibaren başıma bir şeyler geleceğinin farkındaydım. Yine de orada gördüklerimden sonra bırakıp çıkmak istemedim çünkü yazılacak çok şey vardı.

Son sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde de kaldığımız eve onlarca özel harekatçıyla baskın yapılarak gözaltına alındık. ‘Suç delilleri’ olarak tüm ekipmanlarımıza el konulmuştu. Hiç unutmuyorum, bir özel harekatçı böğürerek “Durmayın lan burada durmayın, ya Kandil’e ya da Qamişlo’ya gidin” diyordu. Bize yapılan muamele böyleydi. Eğer Kürt isen ister gazeteci ol ister başka bir şey, göreceğin muamele değişmezdi. Burada gözaltına alındım ve 4 ay Mardin Cezaevi’nde tutuklu kaldım. İki mahkeme sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. Mahkemelerim devam ediyordu. Son mahkememde ‘örgüt propagandası yapmak’ suçlamasıyla hakkımda 4 yıl hapis cezası verildi. Tek suçlama ve kanıt ise yazdığım haberlerdi. Bana verilen ceza 15 gün içerisinde Gaziantep Bölge İstinaf Mahkemesi tarafından onaylanınca hakkımda yakalama kararı çıkarıldı. Ve kısa bir dönem ardından tekrar tutuklandım. Toplamda 2 yıl 11 ay cezaevinde kaldım.

Tutukluluk sürecinde neler yaşadınız? Ne tür bir muamele ile karşı karşıya kaldınız?

İlk olarak Edirne Kapalı Cezaevi’ne götürüldüm. Buradaki tutukluların hepsi adli tutuklular olduğu için onlarla kalmak istemediğimi söyledim. Çıplak aramayı herkese dayatıyorlar. Bana da yapmak istediler ancak kabul etmedim. Boşaltılan bir koğuşta 9 gün süresince tek kaldım. Kantin, kitap, havalandırma vs. gibi ihtiyaçlar sıkıntılıydı. Hiçbir şeye ulaşamadım. Ardından Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’ne sevkim yapıldı. Gebze’ye girerken de çıplak arama ve bağımsız koğuşa geçme dayatması yapıldı. Bunları kabul etmedim. Yine kendi dava dosyamdan olan insanlarla aynı yerde kalmak istediğimi söyledim ve siyasi koğuşa geçtim.

Alternatif basında çalışan isimler olarak size nasıl bir mesaj verilmek istendi?

Bu süreçler yaşanmadan önce ‘çözüm süreci’ diye adlandırılan bir sürecin içerisindeydik. Sürecin bozulmasıyla birlikte baskı ve zor uygulamaları çok yoğun yaşandı. Gazeteciler olarak bütün süreci yakından takip ettik, çünkü gazetecilere büyük rol düşüyordu. Gerçekleri yazan çok az medya vardı. Özgür basın ise en cesur olanıydı. Bu cesaretinden dolayı en iyi muhabirleri ya gözaltına alındı ya da tutuklandı. Hepsinin “suçu” yaptığı haberlerdi.

Kısacası devlet, Kürt halkını bir bütün olarak susturmak, yaşananların üzerine beton çekmek istiyordu. Gazetecilere yapılanlar ise bu ülkede ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün ve demokrasinin olmadığının kanıtıydı. Muhalif olan, alternatif yayın yapan herkesi susturmak istediler. Bu bir korkutma yıldırma uygulamasıdır. Bunu çok iyi anlıyor ve tanımlıyoruz artık.

Cezaevinde kaldığınız süreçte gözlemleriniz oldu, tutsaklar bu durumu nasıl değerlendiriyor? Neler söyleniyor?

Cezaevine girdikten sonra tarihle hep bir bağ ve bütünlük içinde olduğumuzu daha somut gördüm aslında. Hep aynı şeyleri yaşamışız, yaşıyoruz. Gerek tarihe dair okuduğumuz kitaplarda, gerekse yakın tarihten gördüklerimizden bu sonucu net görmek mümkün. Cezaevine ilk girdiğimde ve içeride 27 yıldır tutuklu olan kadınları gördüğümde çok şaşırdım. Bu insanlar, en yoğun çatışma süreçlerinin yaşandığı 90’lı yıllarda cezaevine girdiklerinde belki de 18-19 yaşındalardı. Bizim yaşımız onların cezaevi hayatlarına denk geliyor. Üzerinden 27 yıl geçmiş ve şimdi onlardan sonra doğan çocuklar onların yaşadıklarının aynısını yaşıyor, aynı cendereden geçiyor, aynı bedelleri ödemeye devam ediyor. Nesiller boyu bunların yaşanması çok acı.

İnsan belli bir dönemi yine anlayabiliyor. 90’lı yıllar savaşın tırmandığı bir dönemdi. Bir dönem “o süreci geride bıraktık” sözlerini çok fazla kullandık. Özellikle bölgedeki sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte çok fazla tutuklamalar oldu. Yanımıza gelen insanların çoğu işkencecilerin ellerinden geçip gelmiş insanlardı. Yaşlarından büyük cezalar alanlar, ağırlaştırılmış müebbet cezası alanlar. Tüm bunlara ‘kader’ olarak bakılmıyor elbette. Yapılacak çok şey varken kimsenin bir şey yapmaması veya var olanı tüketmesi oradaki insanların temel konusu. Dışarıdan bu yönlü beklentileri var. Her şeye rağmen büyük bir umut ve inanç var.

Gerçeğin gizlendiği ve çarpıtıldığı bir iktidar süreci var. Sizler alternatif medya çalışanları olarak “hakikatin açığa çıkartılmasının” yolunu nasıl tarif edersiniz?

Ben bunu en iyi Nusaybin’de çalıştığım dönem anladım. Gazetecilik mesleğinin bir etiği vardır. O dönem özellikle iliştirilmiş gazetecilik çok fazlaydı. Sonrasında bu meslek fazlasıyla deforme oldu. Tarafsızlık, halk gazeteciliği, toplum yararı diye bir şey kalmadı. Her şey tek kişinin yararına yapılıyor. Bu mesleğin ana akım medya nezdinde bir etiği kalmadığını düşünüyorum. Hakikatin açığa çıkartılmasının yolu halkın içinde olmaktan geçiyor. Yurttaş gazeteciliği bu mesleğin özüdür. Özgür basın bu noktada istikrarlı bir yürüyüş sahibi.

Cezaevinde tutsak kaldığınız süreci nasıl ele alıyorsunuz? Öğretici yanları ya da mağduriyeti üzerinden değerlendirirsek “içeri”de hayat nasıldı?

İlk girdiğimde “burada nasıl kalacağım” diye soruyordum. Fakat tek olmadığımı, benim gibi binlerce insanın bu durumu yaşadığını bilmek güç veren bir psikoloji yaratıyor. Tutsakların umudunu görünce şaşırdım gerçekten. İnsan doğasına tamamen aykırı bir yerde büyük bir umutla yaşamayı öğreniyorsun. Fiziken özgür olmadığını biliyorsun ama düşünsel olarak kendini özgür hissetmek güç veriyor. Bir de ne için orada olduğunu bilmek ayrı bir katkı sağlıyor. Ben 3 yıla yakın bir süre kaldım. Bu sürecin dünyama, bakış açıma kazandırdığı çok şey oldu. Evet, mağdur oldum. Ailem mağdur oldu, mesleğimden uzak kaldım, sosyal çevremden uzak kaldım, dışarıdaki yaşamla bağım kesildi ama bunların ötesinde çok şey de kazandığımı düşünüyorum. Sürekli aynı yer, aynı duvarlar, aynı insanlar olmasına rağmen her gün hatta her saat yaşamına başka başka şeyler katıyorsun. Bir program dahilinde sürekli kendine bir şeyler katma arayışı çok fazla gelişiyor. Öğrenme ve araştırma istemi çok fazlaydı. Sürekli kitap okuyor, not alıyor, bir şeyler yazıyorsun.

Cezaevinde yeterince destek gördüğünüzü düşünüyor musunuz? Özellikle de ülkedeki ve uluslararası basın yayın örgütlerinden dayanışma mesajları aldınız mı?

Tutuklu gazeteciler olarak en büyük dayanışma kendi aramızdaydı. Cezaevinden cezaevine mektup aracılığıyla birbirimize hep güç verdik, birbirimizi hiç yalnız bırakmadık. Onun dışında özellikle Avrupa’daki duyarlı gazetecilerin desteğini, ilgisini çok daha fazla hissedebildim. Onların desteği büyüktü. Sürekli kartlar yazıp kendi ülkelerini tanıttılar. Beni içinde bulunduğum mekandan soyutlamaya çalışıyorlardı. Buna karşı yanımda olduklarını, destek olduklarını belirtiyorlardı. Bu güzel bir dayanışma örneğiydi. Türkiye’de ise beraber çalıştığım arkadaşlarımın desteği vardı, ancak kurum ve kuruluşlar çok yetersiz kaldı. Cezaevinde bulunan arkadaşlarımız var ve bu arkadaşlar için daha fazla dayanışma gerekli.

Bundan sonrası için neler düşünüyorsunuz? Yolunuza nasıl devam edeceksiniz?

Cezaevinden yeni çıktım ve sosyal olarak yaşama adapte olmaya çalışıyorum. Çünkü değişen çok şey var. Öncelikle bu adaptasyon sürecini aşmalıyım. Yine cezaevindeyken gazetecilik hayatımda tanık olduğum bir dönemi yazdım, bunları yayınlamayı düşünüyorum. Daha sonra yer ve mekan farketmeksizin mesleki hayatıma devam etmeyi planlıyorum. Daha güçlü, daha bilinçli olunca kalemin de güçlü oluyor. Kalemin gücünü hafife almamak gerektiğini tutuklanma sebebimizden biliyorum. O yüzden bu yaşama kalemimizle katabileceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum.

 
 

İntikam almaya çalıştılar

     

 “Biz gayet farkındayız. Ben, Meltem ve Uğur bir suç mu işlemiştik? Adam mı öldürmüştük? Boşu boşuna aylarca esir tutulduk. Ben mesela fazlasıyla yattım. 11 ay fazladan yattım. 19 Ocak’ta denetimli serbestliğe çıkma hakkım olmasına rağmen bana denetim vermediler. Birçok yere dilekçe yazmama rağmen  denetim vermediler. Bir nevi intikam alınmaya çalışılıyordu.”

Sayın Damar, siz de bir buçuk yıl boyunca hukuksuz bir şekilde rehin tutulan gazeteciler arasındasınız. Neler söylemek istersiniz?

Mehmet Sıddık Damar: Öz yönetim direnişi sürecinde Silopi’deydim. Haberlerimden kaynaklı hakkımda 2 ayrı dava açıldı. Daha sonra tutuklandım. Silivri Cezaevi’ne götürüldüğüm sırada düşmanca tutumlarla karşı karşıya kaldım. Bulunduğum nezaret çok sıcaktı ve susamıştım. Su istedim fakat bir bardak su bile vermediler. Adeta savaş cephesinde bir düşmanı yakalamış ve cezalandırmaya çalışıyorlardı. Tabii bunlar hepsi bir mesajdı. Alternatif yani özgür basın mensuplarına yönelik muameleleri hep böyle olmuştur. Sindirmeye, kriminalize etmeye çalıştılar, çalışıyorlar. ”Hakikati yazmayacaksınız, gerçekleri, doğruları dile getirmeyeceksiniz, bizim istediğimiz gibi yazacaksınız ya da hiç yazmayacaksınız, yazarsanız sizi dört duvar arasına tıkarız” şeklinde mesaj veriyorlar.

Özgür basın hiçbir zaman boyun eğmedi. Onlarca şehit verdi. Gerçeklerin karanlıkta kalmaması için büyük bir özveriyle yaratılan özgür basın geleneği bütün sindirme ve yok etme politikalarına karşı hakikatin izinde olmaya devam ediyor. Hakikatin ortaya çıkartılmasının yolu korkmadan, yılmadan, cesur bir şekilde gerçeklerin peşinden koşarak faşist dikta yönetimlerden korkmadan hakikati kovalamaktan geçer.

Mevcut ana akım medyanın yayın politikalarına dönüp baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Neler amaçlanıyor?

Türkiye’deki medya kuruluşları AKP tekelinde olan, iliştirilmiş bir medyadır ve tek bir havuzdan besleniyor. Çağımızda medya organları önemli bir konumda. Örneğin TV’ler dünyada en fazla takip edilen araçların önde geleni. Bu araç ile nasıl düşüneceğimiz, nasıl giyineceğimiz, nasıl tüketeceğimiz, nasıl konuşacağımız, ne tür hayal ve düşler kuracağımız, ne tür bir yaşam tarzına ve imajına sahip olacağımız belirleniyor. Yani neredeyse nasıl insanlar olacağımıza TV’ler karar veriyor. Türkiye’de iktidar en fazla bu aracı kullanıyor ve politikalarını medya üzerinden belirliyor. Bugün iktidarın güdümüne giren bir medya gerçeği var. Bizler buna “yandaş medya” diyoruz ki bu medya bugün çürümüşlüğün dibini yaşıyor. Bizler de özgür basının takipçileri olarak bu çürümüşlüğe, tekelleşmeye, asimilasyona, manipülatif haberlere karşı duruyoruz. Topluma ayna tutmaya çalışıyoruz. Bunun için bedeller de ödüyoruz.

Cezaevi sürecine ilişkin neler söylemek istersiniz? Tutukluluk sürecini nasıl tamamladınız?

Cezaevinin öğretici yanları tahmin ettiğimden de daha fazlaydı. Cezaevi ortamı bana çok şey kattı. Tam bir akademi alanı da diyebilirim. Birikimin en yüksek olduğu, paylaşımın, özellikle de komünal yaşamın en güçlü olduğu alandır. Ben yaklaşık 20 yıl devlet okullarında okudum. Bu 20 yıllık süre içerisinde öğrenemediklerimi cezaevinde öğrendim. İnsan kendini tanıyor bir nevi.

Açlık grevi döneminde cezaevindeydim. Müthiş direnişlere tanıklık ettim. Özellikle ilk grupta yer alan ve aynı koğuşta kaldığımız Zafer Sağlam, Abdülselam Akdoğan ve Abdurrahim Baybars 5 aydan fazla açlık grevinde kaldılar. Onlarla beraber kaldım ve direnişlerine tanıklık ettim. Çok güçlü bir iradeye sahiptiler. Her şeyden önce inanıyorlardı. Birçok arkadaşımız kronik, ağır sağlık sorunları olmasına rağmen eyleme dahil olmuştu. Cezaevi idaresinin tüm psikolojik baskı, provakatif girişimlerine rağmen eylem başarılı bir şekilde amacına ulaştı.

Meltem’e sorduğumuz soruyu size de soralım. Cezaevi sürecinde hem ülkedeki hem de uluslararası basın kuruluşlarından yeteri kadar destek ve dayanışma gördüğünüzü düşünüyor musunuz?

Cezaevinde maalesef ne ülkedeki basından ne de uluslar arası basın yayın organlarından destek görmedim. Bir gazetecinin, muhabirin içerdeyken en çok beklediği şey meslektaşları tarafından destek görmesidir. Maalesef o destek durumu olmadı. Yargı reformundan bahsediyorlar. Düşünce özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün genişletilmesinden bahsediyorlar. Ben zerre kadar inanmıyorum. Reformları sadece baronları, çetecileri, uyuşturucu kartellerini, tacizci, tecavüzcüleri kapsıyor. Bunu herkes çok iyi biliyor. Kimse kimseyi kandırmasın. Biz gayet farkındayız. Ben, Meltem ve Uğur bir suç mu işlemiştik? Adam mı öldürmüştük? Boşu boşuna aylarca esir tutulduk. Ben mesela fazlasıyla yattım. 11 ay fazladan yattım. 19 Ocak’ta denetimli serbestliğe çıkma hakkım olmasına rağmen bana denetim vermediler. Birçok yere dilekçe yazmama rağmen  denetim vermediler. Bir nevi intikam alınmaya çalışılıyordu.