"sanki dilek ağacının dili çözüldü yapraklar sustu/ su gülümsedi; önce onlara sonra da bana/ içini gördüm her şeyin, en çok da kimin/ sanırım yetişemedim dağların ağlamasına/ şengalli kadın ağzındaki ağıtı göğe düşürdü/ tarih böyle bir şey; hep sırtımda kalacak bu kambur…"


Sizi bilmem ama benim hayatım, sokaklarda, yatılı okulda, hapishanelerde ve inanmayacaksınız ama hücrelerde "yetişememek duygusu" ile geçti. Hayata, zamana, tarihe, kitaplara, coğrafyaya ve hatta ölüme yetişememek üzerine düşünüyorum günlerdir. Hep koşturduğumuz halde neden yetişemiyoruz? Hayatlarımızın "koşuşturmak" üzerine kurulu olduğunu söylemek bile fazla. Özetle, hep hızlı konuşmak, hızlı yürümek, hızlı volta atmak, hızlı okumak, duvarları hızlı yazmak, hızlı âşık olmak hızlı adımlarla volta atarak konuşmak esastı hayatımızda.

Evden sokaklara, devletten devrime kaçalı elli yıl oldu, devletten ve kuşlardan erken kalkıp güne başladığım halde hala yetişemiyorum. Tarihe ve siyasete an olarak değil süreç olarak da bakıyorum ama ne ân’a ne de sürece yetişebiliyorum. Kendini ân’a veya tersinden sürece göre kurgulayan, an’da kazanan veya kaybedenleri anlıyorum ama benim huyum farklı. Elbette geleceğe de kayıtlıyım ama uzaklara bakıp yakını görememek bana hariç olsun istiyorum. Bunları neden mi paylaşıyorum, şimdiye bakıp geçmişi ve geleceği göremeyenler çevremde o kadar çoğaldı ki. Ya da geçmişin hatırat salıncağında sallanırken şimdiyi ve geleceği unutanlar… Veya sevinçlerimizle yaşayacağı yerde, kişi başına düşen yenilgileri sayarak ömür tüketenler o kadar yekun tutuyor ki. Bazen an bazen geçmiş bazen de gelecek insanın sırtında kambur olabiliyor. Tarihsel ve siyasal "yükten" değil bazılarını kendi ellerimizle yaptığımız tarihsel ev siyasal "kamburdan" söz ediyorum. "Yük" ötesi bir yapısal derttir bu; yükü boşaltmak ya da taşımak daha kolay. Ama kambur artık bedenin parçası olmuşsa onunla yaşamak ve yaşlanmak için başka bilgiler ve bilgelikler gerekiyor.

Şu sıra, "Devleti alan Üsküdar’ı çoktan geçti!" diyenlere ne diyebilirim ki? Onlara, "Geçerse geçsin bize ne?" diyemeyiz, dersek belki onlar doğru ama kendimize yanlış söylemiş oluruz. Gerçi tarih, devletten düşenlerin hallerinin yanı sıra devrimden düşen devrimcilerin, şiirinden düşen şairlerin de tarihini yazar… Bana sorarsanız, cevaplara hep gecikeceğiz, cevapları tam yakasına yapışınca elimizden kaçacak ve soru olacak ki diyalektiğe inancımız sarsılmasın. Hiçbir zaman tam olamayacağız, vakit erişip tam olduğumuza zannettiğimiz anda hakikat parçalanacak ve biz parçaya çırak duracağız. Demem o ki, cevap karşısında sorunun soru karşısında cevabın, bütün karşında parçanın parça karşında bütünün haklarını savunmak gerekiyor. Dolayısıyla "yetişememek" dert edilecek değil hayata dair bir şey…

Okuyunca "ne alakası var bunun" demeyeceğinizi umarak bir hatıramı nakletmek istiyorum: Bakırcı arastasında çırak durduğum günlerde benden beş-altı yaş büyük biriydi "Cüce Mahmut…" Korkardım ondan, ustam caminin çeşmesine suya gönderdiğinde onunla karşılaşmamak için çabalardım. O da "cüceliğini" kullanarak yolumu keserek beni korkuturdu. Günün birinde keyifle bakır güğümü doldurup sudan dönerken yolumu kesmez mi? İlk kez oluyordu bu, korkuturdu ama yolumu kesmezdi, çünkü sokaklarda büyüdüğümüzü bilir o da "azıcık" benden korkardı. O gün güğümdeki suyumu boşaltınca dövüşmek kaçınılmaz olmuştu. Biraz ustamın korkusunu, biraz cüce korkusunu biraz da kendi korkumu yenmek için "cüce" ile kıran kırana "mübalağa bir cenk" yaptık. Arasta sakinlerinin, ustaların ve çırakların işlerini bırakarak izledikleri kavgadan sonra, Cüce Mahmut’un evine doğru kaçarken âh çekerek bana bıraktığı cümleyi hiç ama hiç unutmadım. "Senden büyüğüm ama ellerim ve yumruklarım çok küçük benim! Üstelik hiç büyümeyecekler! Üstelik benim boyum senden küçük, sana hiç yetişemeyeceğim!"