
6 Mayıs sabahı başlayan Kamp Armen yıkımı, Nor Zartonk, konuya duyarlı demokrat Tuzlalılar, pek çok siyasi parti ve sivil toplum kuruluşunun alana gelmesi ile durduruldu. O ilk günden bu yana Kamp Armen’de adalet nöbeti aralıksız sürmekte.
Sistematik, devlet eliyle planlanmış ve örgütlenmiş bir imha politikası olarak soykırım, sadece fiziksel yok etmeyle sınırlı olmayıp etnik temelli asimilasyon ve yok etme amacıyla kültürel, ekonomik ve sosyal politikalarla tamamlanır. Bu bağlamda kilise, okul, hastane ve bunları besleyen vakıf akarları gibi Ermeni kamusal mülklerinin gasbı da soykırımın devamı niteliğindedir.
İşte 1915 Ermeni Soykırımı’nın büyük kıyım dönemi sonrasında Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmış olan “kılıç artıkları” ve onların çocukları kendi kültürlerini ve dinlerini öğrenecek ve yaşayacak koşullardan yoksun bırakılmışlardı. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılmış olan ve sayıları binlerle ifade edilen Ermeni kiliseleri, okul ve hastaneleri gasp edilmiş, yakılmış veya yıkılmıştı. 1950’lerden sonra İstanbul Ermenilerinin Anadolu’da kalan Ermenilerle dayanışma çabaları yoğunlaştı.
Bu çabalardan biri de Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi ve Mektebi Vakfı’nın İstanbul Gedikpaşa’daki okuluydu. Anadolu’dan getirilen özellikle yoksul, yetim ve öksüz çocuklar kış aylarını İstanbul Gedikpaşa’da geçiriyorlardı. Uzun geçen yaz tatillerini değerlendirmek üzere bir yaz kampı kurulması fikri Kamp Armen’i ortaya çıkardı. Böylece çocuklar yaz tatilinde kışın öğrendiklerini unutmamış olacaklardı.
Kamp Armen Tuzla’da 1962 yılında parası ödenerek ve resmi makamlardan gerekli tüm izinler alınarak Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi ve Mektebi Vakfı tarafından satın alınan arazi üzerinde, 8 ile 12 yaşlarındaki çocukların başlarındaki kalfalar ile çalışması ile inşa edildi. Çocuklar 3 yaz boyunca kendi açtıkları kuyudan tulumbayla su çekip, sahilden taşıdıkları kumları bu suyla yıkadılar, harç kardılar, tuğla taşıdılar, temel kazdılar... Kamp’ın o dönem çorak olan arazisine fidanlar dikip bugün gölgesinde dinlendiğimiz ağaçlara can suyu ile birlikte kendi isimlerini verdiler. Hrant’ın deyimiyle kimsesiz, yetim ve yoksul çocuklar kendi emekleriyle önce kendilerine bir ev, sonra da bir uygarlık inşa ettiler. Hrant’ın, Rakel’in de içinde olduğu 1500’e yakın çocuğun yetiştiği, Hrant’ın Atlantis uygarlığı böyle bir kolektif emeğin sonucu olarak doğdu. Çocuklar, henüz kentleşmemiş olan Tuzla’da hayvanlar ile iç içe, toprakla ve denizle uğraşarak hayatı her yönüyle tecrübe ediyor, müzik, halk oyunları, spor gibi falliyetlerle gelişimlerini sürdürüyordu.
1983 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün açtığı dava ile vakfın elindeki tapu iptal edildi ve takip eden yıllarda kamp boşaltıldı. Vakfın hukuk mücadelesi 1996 yılına kadar sürdü ve 1500’ün üzerindeki gayrimüslim vakıf taşınmazının gasbında olduğu gibi dava devlet lehine sonuçlandı. Böylece vakfın tüm izinlerini alarak ve bedelini ödeyerek satın aldığı arazi, üzerine çocukların emekleriyle kurulmuş olan binalar ve dikilen ağaçlar ile birlikte bedelsiz olarak eski sahibine iade edilmiş, yani gasp edilmiş oldu.
Bugün kentleşen ve kentleşmenin ötesinde rant alanına dönen Tuzla’da, tapusundaki yetimhane şerhi yüzünden bugüne kadar korunan fakat bakımsızlıktan ve yalnızlıktan yorgun düşen bu emek ve hafıza yoğun mekan, çeşitli hileler ile bir oldu bittiye getirilerek yıkılmak ve yerine lüks villalar dikilmek istendi.
Kamp Armen direnişi 1915 sonrasında Ermeni Halkı’nın bu topraklardaki en büyük direnişi oldu. Bu direnişi belki de tarihteki örneklerinden ayıran şey Kürt, Türk, Rum, Süryani, Çerkes, Laz, Ezidi, Yahudi, Müslüman, Hıristiyan tüm halk ve inançlara mensup insanlardan devrimci ve demokrat kurumlara, devrimci sendikalardan ekolojistlere ve hayvan hakları savunuclarına, feminist ve LGBTİ örgütlerden kent savunmalarına çok geniş bir yelpazede gösterilen koşulsuz ve vakur bir dayanışma olmasıdır. Bu süre zarfında Kamp Armen, dayanışmanın en güzel örnekleriyle doldu taştı. Kamp Armen tüm halklara sorunlarımızın ortaklığını gösteren ve bu sorunların ancak birlikte örülecek bir mücadele ile aşılabileceğinin somut bir örneğini sunuyor. Kamp Armen, geçtiğimiz 50 günlük süreçte, Avrupa’da Demokratik Güç Birliği ile başlayıp Avrupa Barış ve Demokrasi Meclisi (ABDEM) ile devam eden, Türkiye’de ise Gezi ve HDP ile hız ve güç kazanan dayanışma ve birlikte mücadele etme pratiklerimizin bir sonucu ve bir arada yaşama kültürünün hayat bulduğu bir alana da dönüştü. Bahçemizden çocuk sesleri ve her dilden, her sesten her kültürden şarkılar ve halaylar eksik olmadı.
Kuşkusuz soykırım ve asimilasyon politikalarına karşı direnen Ermeni kültürü ve kimliği bu direniş eylemliliklerinin en önemli bölümünü oluşturdu. Geçtiğimiz süre zarfında Kamp Armen’de Ermeni kültürünün ve halkının tanıtımı açısından sayısız etkinlik gerçekleştirildi.
Bu yağma ve talanı sınıf mücadelesi ekseninden koparmadan yürüttük. TMMOB, Eğitim-Sen, Kazova İşçileri, Limter-İş ve Deriteks Sendikası ile dayanışma içerisinde olduk. Tuzla tersanelerinde çalışan işçi arkadaşlarımızın ilk günden bu yana sürdürdükleri özverili destekler yeni bir dünyaya dair umudumuzu hergün biraz daha filizlendirdi.
İşte bu yüzden artık kazanılacak olan sadece Kamp Armen değil!
Mücadelemizi ilk günkü kararlılığımızla sürdürüyoruz. Talebimiz; Kamp Armen koşulsuz, şartsız ve ivedilikle asıl sahibi olan Ermeni halkına iade edilmelidir! Taleplerimiz tümüyle karşılanana kadar, her türlü koşulda Kamp Armen’deki direnişimiz devam edecek.