Avrupa Parlamentosu Sol Parti Milletvekili Michel Brandt: "Korona krizinin gündemde olduğu bu süre içinde en acil olarak binlerce insanın yan yana yaşadığı mülteci kampları derhal boşaltılmalıdır. Orada tek bir Korona vakası oluştuğu anda bu kamplar birer ölüm tuzağı haline gelecektir."
NİHAL BAYRAM
Şubat ayının sonunda Erdoğan Türkiye’den Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenlerin engellenmeyeceğini açıkladı. Ardından sınır kapılarından geçebileceğini düşünen on binlerce göçmen Yunanistan sınırına yığıldı. Göçmenler Erdoğan’ın açıklamalarıyla sınır kapılarına dayandı ama durum pekte onlar için iç açıcı gözükmüyordu. Türkiye resmi otoritelerinin teşviği ile sınırı geçmeye teşebbüs eden göçmenlerin tüm bu süreçte yaşadıkları ve Yunanistan’ın göçmenleri şiddet kullanarak geri itmesi sürecinde insanlık her iki ülke tarafından ayaklar altına alınırken kriz derinleşti. Erdoğan sürekli göçmenleri AB’ye karşı bir şantaj aracı olarak kullanırken, göçmenleri sınıra zorlayıp, kendi politik çekişmesinin aracı yaparken; diğer taraftan Yunanistan ise sınırsız güç kullanımı konusunda insan haklarını hiçe sayan bir ülke konumunda.
Özellikle koronavirüsün tüm dünyada yayıldığı bir süreçte büyük risk altında olan bu göçmenler ve Türkiye-AB mülteci krizi üzerine Avrupa Parlamentosu Almanya Sol Parti Federal Milletvekili Michel Brandt ile görüştük.
Türkiye tarafından otobüsler ile sınırlara gönderilen mülteci akınını izlemek için Mart ayı başında o alana gittiniz. Nasıl bir tabloyla karşı karşıya kaldınız?
Kötülüğün temeli aslında, AB-Türkiye arasında yapılan kirli mülteci anlaşmasıdır. Bu anlaşma o insanların bir oyun topuna dönüşmelerini sağladı. Erdoğan bu anlaşmanın yapılmasından bu yana her zaman AB’ye karşı şantaj uygulamaya çalışıyor. Ve bunu mülteciler üzerinden yapıyor. Erdoğan, "Eğer siz beni çok fazla eleştirir, benim isteklerimi yerine getirmezseniz, ben de bu insanları size doğru gönderirim" diyerek, tehdit ediyor.
Erdoğan gibi bir diktatör tarafından şantaja uğramanın ne kadar tehlikeli olduğunu bu güncel sınır alanında yaşanan mülteci dramı göstermektedir. İnsanlar orada bir oyun topu olarak kötüye kullanılıyorlar. Ve Yunanistan'ın bu mülteci akımına olan cevabı ise üzerlerine göz yaşartıcı gaz sıkmak, mültecilerin sınırı geçmemeleri için herşeyi yapmak oluyor.
Şiddet uygulamalarını bizzat gördünüz mü?
Evet. Biz, Türkiye tarafında bulunduk ve bizzat kendimiz gördük, sınır alanında dumanların nasıl havaya yükseldiğini yakından gördük. Çok sayıda yaralı insan gördük, kaçış halinde olan insanları, bize doğru kaçanları gördük. Kanayan yaraları olan insanları, topallayarak kaçmaya çalışan insanları gördük. Dizlerine ve bacaklarına vurulduğunu anlatan insanlar ile görüştük. Kurşun sesleri de duyduk.
Şiddet mağduru olan mülteciler, görüşmelerinizde size neler anlattı?
Otobüsler ile sınır alanında getirildiklerini anlattılar. Kendilerine, "Yunanistan ve Avrupa'ya sınırlar açıldı" denildiğini anlattılar. Bu insanlar bu sınıra ulaşmaya çalıştılar. Yoğun bir şiddet uygulaması ile geri itildiklerini, kovalandıklarını anlattılar.
Bir süre tampon bölgesine benzer bir alanda bulunduklarını anlattılar. Bu bölgenin, Türkiye ile Yunanistan tarafı arasında olduğunu söylediler. Ve bölgeye uzun bir süre ne girebilen oldu ne de çıkan oldu. Orada zor şartlar altında soğuk geceler geçirdiklerini anlattılar. Herhangi tibi bir bakım, yardım yoktu. Ve çok sayıda mülteci, aileler, bu daralmış durum içerisinde günlerce yaşam mücadelesi verdiler. Onların bir çoğu şu an Türkiye'ye geri dönmekteler. Bazıları otobüsler ile geri de gönderildiler.
Mülteciler kendileri üzerindeki bu güç siyasetini nasıl değerlendiriyorlar?
Mültecilerin bir çoğu öfkeliydiler. Sınırların açık olduğunun kendilerine neden söylendiğini anlamadılar. Tabi ki, konuştuklarımızın bir kısmı kendilerinin kötüye kullanıldıklarını söylediler. Örneğin; Türkiye'de kalma imkanları olmayan Afganistanlı insanlar vardı. Ülkelerine, Afganistan'a geri gönderilmekten korkan insanlar bunlar.
Aynı grup içerisinde Suriye'den gelenler de vardı. Suriye'den gelen insanların Türkiye'de gün geçtikçe daha da dışlandıklarını, korktuklarını ve barış içerisinde yaşayamadıklarını anlattılar. Bunu göz önünde bulundurursak, AB'nin bu davranışı, sınırlarda hayatlarını kurtarmaya çalışan mülteci insanları geri çevirmeleri daha da utanç vericidir.
Bu sıkışmışlık içerisinde kalan çok sayıda çocuk da var. Korku ve travma altında yaşıyorlar. Çocuklara ilişkin gözleminiz neydi?
Son derece dehşet vericiydi. Sınırlarda, çok sayıda aile yollarda. Bizler Edirne'ye yakın bir otobüs terminaline de gittik. Çok sayıda çocuklu aile ortada kalmıştı ve günlerini orada geçirmek zorundaydılar. Ya yaralılar ya da çok yorgun düşmüşlerdi. Çocukların durumları tamamen felaketti. Mültecilerin bir kısmının yaşadıkları mülteci ve kaçış dramları aylardır, hatta yıllardır sürmekte. Yerleşebilecekleri, rahat nefes alabilecekleri bir mekanları yok. Kaldı ki herhangi bir eğitim görme imkanları da yok. Aslında kaybedilen bir nesil ortaya çıkıyor. AB tarafından da bu uygulanıyor. Moria Kampı örneğinde olduğu gibi mültecilere yapılan neredeyse işkenceye benzerdir.
Bu insanların geleceklerini nasıl görüyorsunuz? Mülteciler için en acil adım olarak ne yapılmalıdır? Almanya hükümeti, AB ülkeleri, özellikle Yunanistan ve Türkiye ne yapmalıdır?
Korona krizinin gündemde olduğu bu süre içinde en acil olarak, insanların dar ortamda yan yana yaşamak zorunda kaldıkları alanlar, binlerce insanın yan yana yaşadığı mülteci kampları derhal boşaltılmalıdır. Çünkü orada tek bir Korona vakası oluştuğu anda bu kamplar birer ölüm tuzağı haline gelecektir. O kamplarda herhangi bir bakım imkanı, herhangi bir tıbbi sağlık yardımı yoktur. Bundan dolayı kamplar boşaltılmalı.
Yunanistan-Türkiye sınırına gelince, AB-Türkiye mülteci anlaşması insan hukuğuna uygun şekilde uygulanmalıdır. Şantaj uygulaması derhal durdurulmalıdır. Çünkü Avrupa şu an Erdoğan despotunun uyguladığı şantaja boyun eğmektedir.
Erdoğan, "Sınırda olan o insanlar benim silahımdır" dedi. AB'nin buna cevaben söylemesi gereken ise "Erdoğan silahsızlandırılmalıdır!" olmalı. Bunun da ilk adımı sınır kapılarını açmak ve bu insanlara Avrupa ülkeleri içerisinde yardım etmektir.
Bu şartlar altında özellikle Alman hükümetinin duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Almanya Federal Hükümeti maalesef AB gibi sınırlarını kapalı tutmaktan yana. "Sefilliği" kendilerinden uzak tutmaya çalışıyorlar. AB-Türkiye mülteci anlaşmasına sarılmaya devam ediyorlar. Hatta tekrar Türkiye’ye maddi yardım sözü verdiler. Merkel –mültecilerin Avrupa'ya geçmelerini engellemesi için – Erdoğan'a daha çok para yardım sözü verdi. Ve Almanya hükümeti aynı zamanda kamplara yönelik herhangi elle tutulur bir adım atmaktan yana değil. Bazı çocukları o kamplardan kurtarma konusu gündemde. Fakat bu şu anki zor durum karşısında çok çok azdır. Almanya hükümeti her defasında AB'nin arkasında saklanıyor.
Mülteci dramı yıllardır yaşanıyor. Moria Kampı gibi kamplar aylardır felaket bir durum altında. Almanya hükümeti neden Erdoğan'ın çıkışı ardından, "Bin 500 çocuk kabul edebiliriz" dedi?
Bu aslında Almanya'nın çaresizliğini göstermektedir. Çünkü bu mülteci dramından aylardır, yıllardır haberdar. Almanya dışarıya, dünya kamuoyuna yönelik, "Eyy bakın, biz yardım etmek istiyoruz da…" diyor. Diğer taraftan Yunanistan’a "biz bu mülteci insanları sizden almayacağız“ mesajı veriliyor. Hatta bu kampların bu kadar kötü durumda olmalarının amacı, diğer kaçma niyetinde olan potansiyel mültecileri Avrupa'ya kaçmaktan vazgeçtirmektir. Bu utanç verici bir durumdur. Yani dışarıya doğru "Biz hümanistiz ve yardıma hazırız", fakat içe doğru "hazır ve istekli değiliz" mesajı veriyor.
Siz parti olarak önümüzdeki günlerde hangi adımları atmak istiyorsunuz? Almanya kamuoyundan nasıl bir destek bekliyorsunuz?
Korona krizi yüzünden sokağa çıkmak tabiki zor. Bu konuda mobilize etmek zor olur. Fakat bunun alternatif sanal çözümleri de var. Alman yetkililerine baskı uygulama en mantıklı destektir. Yazılar yazılmalı, yorumlar yapılmalı, bizzat devlet yetkililerine yazılmalı. Herkes bu konuda çağrı yapabilir.
İkinci bir imkan olarak Seebrücke isminde bir eylem örgütlemesi ve onun altında yüzlerce yardım ve eylem birliği var. Onlara katılabiliriz. Sanal yollardan bağlanma, ağ kurma imkanları var. Sanal etkinlikler, sanal yürüyüşler düzenleniyor. Hatta geçen Pazar günü gerçekleşen sanal yürüyüşe (online Demo) 7 bin insan katılmış. Bu tür eylemlikler Korona krizi altında, süresi içerisinde, çok önemlidir. Hükümete karşı uygulanan bu kamuoyu baskısı kesinlikle azalmamalı, gerilememelidir.
Almanya’daki mülteci kamplarına ilişkin de ciddi eleştiriler var. Sizin bu konuda bir girişiminiz var mı?
Evet, burada da yerleşim kamplarındaki durum insanlık dışıdır. Hatta geçen gün Bremen kentinde bulunan mülteci yerleşim kampı içerisinde protestolar yapıldı. Hükümet herkesin birbirinden uzak durmalarını, Korona'nın bulaşmaması için sağlık, hijyenik ve sosyal önlemler almasını isterken, yerleşim kamplarındaki insanların halen yan yana, dar ortamlarda, sağlık ve hijyenik açıdan felaket içinde olduğunu görmemektedir. Bizim görevimiz, bu çaresizlik içersinde olan mültecilerin ses olmaktır. Bu yerleşim kampları da boşaltılmalılar.