Ünlü ressam Kandinsky’nin sanat yaşamı, yaşamından kesitler, 1900’lerin sanat anlayışına Mavi Süvariler grubuyla getirdikleri yenilikler… Ekspresyonizm’den soyut sanata kısa bir yolculuk…
ROZA KORKMAZ
Yaptığı bir çok eserle soyut sanata öncülük yapan Wasilly Kandinsky’nin 78 yıllık savaşlarla dolu sanat serüvenine değinelim.
Kandinsky, dört aralık 1866 yılında Moskova’da zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Küçük yaşında çello, piyano ve resim dersleri alan Kandinsky masallara ve incildeki hikayelere büyük bir ilgi duyuyordu. Bu ilgisi ileride çizeceği resimlere konu olacaktı. Sanata her zaman çok yakın olan Kandinsky ailesinin isteği üzerine 1885 yıllında hukuk bölümüne başladı. Fakat Üniversite okurken de resim çiziyor, müzeleri ziyaret ediyor ve sanatla olan bağını hiç koparmıyordu. Bitirdiği üniversitede profesör olarak görev alan Kandinsky 1892 yılında kuzeni Anna Semjakina’yla evlendi. Hayatını değiştireceğinden habersiz 1895 yıllında ziyaret ettiği bir müzede Claude Monet’nin saman yığını adlı eseri ile karşılaştı. Kandinsky, Monet’nin samanları natüralist bir biçimde çizmemesinden çok etkilenmişti çünkü eser izleyenleri düşünmeye sevk ediyordu. Sanat tutkunu Kandinsky müze ziyaretinden kısa bir süre sonra profesörlük yaptığı üniversiteyi bırakarak döneminde Avrupa’nın sanat merkezlerinden biri olan Almanya’nın Münih kentine taşındı.
Dönüm noktası
Sanat eğitimini almak için gittiği akademilerin tekniklerini ve metotlarını yetersiz bulan Kandinsky bu dönemde tanıdığı başarılı ressamların akademilerini kurmalarına yardımcı oldu, ardından bu akademide eğitimini tamamladı ve çalışmalarına öğretim görevlisi olarak devam etti. Akademide tanıştığı öğrencisi Gabrielle Münter, Kandinsky’nin sanat kariyerinde bir dönüm noktası oldu. Münter ve Kandinsky Almanya’nın Murnau şehrinde aldıkları evde ressam dostlarıyla resimler çiziyor, sanat üzerine tartışıyor ve dönemin entelektüel kişilikleri ile bir araya geliyorlardı. Ayrıca Kandinsky ve Münter sürekli seyahatlere çıkıyorlardı. Dört yıl boyunca Venedik’den Tunus’a çıktıkları seyahatlerde yeni kültürleri tanıyıp farklı ressamlarla etkileşim haline geçiyor, sanat anlayışlarını geliştiriyorlardı. Kandinsky’nin başlardaki empresyonizm ve Art Nouveau karışımı dekoratif stili kayboluyor, incilden esinlendiği figürler basitleşiyor, yerini renkler ve doğa alıyordu. Kandinsky bu dönemde tanıştığı önemli ressamlar ile “blauer reiter” (mavi süvariler) isimli bir sanat grubu kurdu. Aynı zamanda edebiyata olan ilgisi artan Kandinsky sanatta ruhsallık üzerine isimli bir kitap yazdı ve sanatı farklı bir açıdan ele aldı. Aralarında Gabrielle Münter, Franz Mark ve Paul Klee’nin de yer aldığı grup ağırlıklı olarak kendi stillerinde doğayı resmediyorlardı.

COMPOSİTİON VII, 1913
Sanatta devrim
Doğanın olduğu gibi aktarılmasına sanatsal değer biçmeyen mavi süvariler, dönemin sanat akademisyenleri tarafından sert eleştirilere tabir tutuldular. Kentleşme, hızla gelişen teknoloji ve her an patlak vermek üzere olan savaşın etkileri sırasında, 20. yüzyılın başlarında Kandinsky ve ressam arkadaşları bir sanat devrimi gerçekleştirmişlerdi. Doğayı olduğu gibi çizmek yerine hızlı fırça darbeleri, birbirine uymayan renkler, sert kontürler, basitleştirilmiş formlar ve birçok kontrastla gördükleri olayların iç dünyalarındaki yansımasını, korkularını, endişelerini ve hüzünlerini tuvallere aktarmaya başladılar. Mavi süvariler bu bağlamda yeni estetik olgusu oluşturmaya katkı sağladı ve sanatta yeni bir akım geliştirdiler. Yine bu dönemde Kandinsky soyutlaştırılmış resimlerini yapmaya başlamıştır. Grup genel olarak gördüğümüz nesneleri olduğu gibi çizmenin görünenlerin altındaki mistik dünyayı körelttiğini düşünüyordu. Grubun üyelerinden olan ressam Paul Klee’nin, “sanat görüneni yansıtmaz, görünür kılar“ sözü grubun sanatsal amacını en iyi şekilde anlatır. Mavi süvariler kurulmalarından dağılmalarına kadar bu felsefede ilerlerler. Aralarında kadınlara da ver veren grup her ne kadar cinsiyet eşitliği açısından büyük bir adım atmış olsa da sergilerde kadın sanatçılar erkek sanatçıların gölgelerine hapsedilmiştir.
KOCHEL GABRİELE MUNTER, 1902
Savaşın başlaması
Almanya’nın Rusya’ya savaş açıklamasında bulunmasınından hemen sonra Kandinsky vatanı olan Rusya’ya döner, grubun diğer kurucusu olan Franz Mark ise savaşta ölür. Bununla birlikte grup tamamen dağılır. Rusya’ya dönen Kandinsky bir generalin kızı olan Nina Adreevskaja ile evlenir. Savaşın bitmesi ve doğduktan 3 yıl sonra ölen oğlunun acısıyla 1920 yılında Kandinsky Almanya’ya geri dönüyor. Bauhaus okulundan profesörlük teklifi alan Kandinsky bu dönemde geometriye ilgi duyuyor ve form, renk uyumunu ile ilgili araştırmalarını derinleştirir, bu konuda kitaplar yazar. Mavi süvariler döneminde yaptığı kaotik çizgiler, basitleştirilmiş figür ve formların yerini geometrik formlar ile kompozisyonlar alıyor. Kandinsky’nin savaş öncesi resimlerini inceleyen birçok sanat tarihçisi yaptığı resimlerin dönemin kasvetli ve kaotik havasını gözler önüne sürdüğünü düşünüyor. İkinci dünya savaşına da şahitlik eden ressam, nazi rejiminin başlaması ve Bauhaus okulunun kapatılması üzerine Fransa’ya iltica ediyor ve ölene kadar sanat kariyerine orada devam ediyor. Hitler Rejimi Kandinsky’nin birçok eserini dejenere resimler olarak adlandırır ve yasaklar. Fakat resimler Gabrielle Münter tarafından korunur.
Müzik ve resimi sentezlemek
Kandinsky’ye göre renkler duyulabilir, seslerse renk olarak görülebilirdi. Bu bağlamda ressam eserlerin bir çoğunda bir senfoni besteliyordu. Sarı rengin trompet sesini çağrıştırdığını savunan Kandinsky, mavi rengin tonununa göre flüt, çello ve org sesini andırdığını, insan ruhunun bir piyano, renklerin piyanonun tuşları, sanatçının ise piyanoyu çalan el olduğunu düşünüyordu. O nedenle de bir çok eserine “Composition-Kompozisyon” ismini verdi. Sanatın açıklamaya ihtiyaç duymadığını düşünen ressam, izleyiciler olarak ön yargılarımızı bir kenara atmamızı, ruhumuzun derinlerine inerek resimdeki ritmi ve müziği duymamızı istiyordu. Bakmaktansa görmemizi, düşünmemizi ve hissetmemizi arzuluyor ve bizlere mistik bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışıyor.