Piramitlerdeki kabartmalarda satrancın, zamanımızdan en az 4000 yıl önce Mısır'da oynandığına dair bulgular görüldüğü söylenir. Çin, Mezopotamya ve Anadolu'da oynandığı bilinen bu stratejik oyunun ilk yazılı belgeleri Hindistan'da bulunmuştur. Daha sonra İran'a, onlardan Araplar'a, Endülüslüler sayesinde de İspanya üzerinden Avrupa'ya yayılmıştır. Arap ve Avrupa el yazması kitaplardan sonra, İspanyol Lucena'nın ilk basılı satranç kitabında satrancın o zamanki yeni kuralları açıklanmış ve o zamandan bugüne kadar oyununun kuralları değişmeden gelmiştir.

 Kimi bilir kişiler bu oyun için "zihinsel bir işkence", "zihinsel jimnastik", "zihinsel analiz veya lanet" gibi söylemlerde bulunmuşlardır. Bu yargıların büyük bir bakıma doğru olduğu bariz ve nettir. Fakat malesef bu oyunun stratejileriyle paralel politika yapan bir hükümetin olabileceğinden bahseden bir zat çıkmamıştır. Ehil olmak bir yana, bunun mevzu bahsini mevcut hükümet üzerinden konuşursak yeridir herhalde. Evet, evet! İnsanlığa zihinsel ve biyolojik işkence eden, uluorta infaz eden ve kendi yarattığı girdabında keyfince analiz eden, lanetleyen bir iktidarın olabileceğinden biri bahsetmeli, hem de tereddüt bile etmeden!

 

Müsaadenizle;

"Kale"si belli bir iktidarın, "at"ları mevcut anayasalar olur ise  "fil"lerin de ordu ve kolluk güçleri olduğu kaçınılmaz olmalı. "Piyon" rütbelerinin de bir bir kendi havuz basınına, yandaşlarına verilmiş olduğunu görüp, "şah"ın tacını da bir diktatör ya da daha açık yazılacaksa, bir taht derdine düşmüş başına takılmayı amaç edinmiş ise aklınıza ilk hangi ülke ve hangi hükümet gelir? Bu sualimin cevabının yüzde yüz, şimdilerde geçici olan AKP hükümetinin isminin olacağı ve de verildiğini artık hangimiz bilmiyoruz ki? Peki bu tek taraflı oyunda ısrar edenin, can, kan ve zindanla yol almaya çalıştığının resmi ne denli kabul edilebilir bir durumdur? Realitesi hep infaz, işkence, şiddet, gözaltı, tutuklama, sürgün, yıkım, tecavüz, tehdit gibi olgularla gerçekleşen bu kumandasyon diktanın amacı sadece dayatma mıdır, yoksa kendini kurtarma mıdır? Neden ikisi de olmasın!? Statükocu bir zeminle kendisini yürüten AKP'nin oluşturduğu bu arenada, hayata geçirdiği bu savaş konseptindeki temel amacı elbette ki hem Kürt halkına statüsüzlüğü dayatma ve kaybederse bütün yasal olmayan, saklı, gizli amellerinden dolayı yargılanacağından kendisini kurtarma çabası olduğu artık bilinen bir gerçektir.

Bugünlerdeki gündemin kronolojisine değinmeden önce biraz geriye gidelim. Mesela 14 Temmuz 2011 tarihinden, Demokratik Özerkliğin dillendirildiği lahzadan başlayalım. Henüz Demokratik Özerklik ilanı konuşulmaya başlanınca “bunu yapamazlar, yaparlarsa karşılığını görürler” şeklinde tehditler savrulmaya, akabinde Demokratik Özerklik ilan edilince “bizim için bu yok hükmündedir” denilmeye başlanmıştı. Dönemin mevcut iktidarı AKP’nin en soft deyişleri ise “Demokratik Özerklikten maksatları nedir kendileri de bilmiyor” olmuş, alaycı söylemlerle, kaale almayacaklarını dillendirmişti. Bu dönemle kıyaslama yapıldığında, renginde bir nevi ton farkı, tavır farkı olsa da tüzük, misyon ve gaye yine aynı. 90’lara şahit olanlarda ise deja-vu yaşıyorum algısı, psikolojisi ve telaşı… 

Bu ti’ye almak edası "İmralı süreci" dışındaki dönem, yani Recep Tayip Erdoğan’ın Dolmabahçe Mütabakatı’nı inkar edişine kadar, 14 Temmuz 2011’den bu yana rengini açmadı, aksine git gide koyulaştı. Türk ve Kürt halkı arasında zaten çok da güçlü olmayan yakın ilişkiyi hepten uçuruma sürüklemeye başladı. Ölümle sonuçlanan provokasyonlara neden oldular. Ölümle sonuçlanacak operasyonlara başladılar. Her gün gazete manşetlerinden, üçüncü sayfa haberlerinden, televizyon kanallarının haber bültenlerinden asker ve gerilla ölümlerini duyuyoruz, görüyoruz. Asker, polis ve gerillaların sıcak savaşından ziyade halk da sokaklarda bu ölümlere karşı savaşmaya başladı. Çoğunlukta Kürt anneleri canlı kalkan oldu. Alın size günlerdir süren Gever, Şemdinli, Silopi, Cizre, Nusaybin, Silvan, Lice, Sur vakası... Bu yaşanılanlar dejavu değil, gerçektir. Tekçi, faşist oluşumun bir halkı ateşe, diğer halkı da baruta çevirdiği tablodur bu. Pirsus Katliamı ve sonrasında gelişen infazlar bu ülkedede huzur, barış ve demokrasi istemeyenlerin hazımsızlığıyla oldu ve hala da oluyor.

 Türkiye cezaevi ülkesidir

Hükümet, devletin arızalı olan adalet terazisini onarmanın aksine artık zerre kadar kullanmamaya başladı. Gündemde yapılan her hareket Kürt odaklı keyfi uygulamalar stratejisine bürünür oldu. Sonunun nereye varacağının belli belirsiz soru işaretleri, zamanında anne rahminde barış işareti yapmış bebeği bile kuşkulandıracak şekilde. Zira öyle bir dönem yaşıyoruz ki bir elin badem ve orta direk parmağı dışındaki diğer parmaklar kapalı görünedursun, o el ya kırılır ya infazı gerçekleştirilir ya da elin sahibi gözaltına alınır olmuş.

Kürt iseniz, ister gazeteci, ister hukukçu, ister Belediye Başkanı, hele ki siyasetçi-politikacı, barışa dair, kanın akmamasına dair, demokrasiye dair bir söylem ve yahut bir davranışta bulunmuşsanız, isminiz gözaltına alınma listesinin içinde muhakkak bulunmuştur. Değilse de gündemin gidişatı bir şekilde sizi liste içi etmeye zorlayacaktır. Alın size Nusaybin Belediyesi Eşbaşkanı Sara Kaya ve Hakkari Belediyesi Eşbaşkanları Dilek Hatipoğlu ve Nurullah Çiftçi ve daha niceleri…

Şu günler de ise durum daha vahim bir hal almaya başladı. Bu ülkede sadece ismen var olunduğu düşünülen adalet terazisinin şimdilerde bir montaj vidasını dahi bulmak mümkün değil.

Öyle ki Kürt iseniz, tutuklanmak için "sebep-neden" denilen olgu, kavramın içini doldurdukları KCK, DBP, HDP, STK’nın olması yeterli görülüyor hükümetin savcısının lügatında. Söz konusu tutuklama ise geriye kalan her şey teferruat sayılıyor. Giderek çirkefleşen bu vaziyet doğrultusunda siyasetçiler, belediye başkanları, hukukçu ve gazeteciler de hedeflerin başında. Öyle ki kapasite ölçüsüne takılmaksızın hem de. Türkiye'de 291 kapalı, 53 müstakil açık ceza infaz kurumu, 2 çocuk eğitim evi, 5 kadın kapalı, bir kadın açık, 3 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 355 ceza infaz kurumu bulunuyor. Cezaevlerinin 163 bin 129 kişi kapasitesi mevcut. 2015 itibariyle tutuklu ve hükümlü sayısı 164 binin üzerinde kişi bulunuyor. Bu demek oluyor ki mevcut şartlarda kotanın aşımı binin üzerinde zaten ve şimdikilerdeki gözaltı ve tutuklamalar da cabası…

Kürtlere dönük mazereti hazır bir argüman haline gelen ve iktidar odaklarının elden bırakmadıkları, siyasi soykırım operasyonlarının günden güne daha vahim bir hal aldığı, çirkefleştiği, çirkinleştiği ve kan donduracak şekle geldiği çok bariz. Ve şu da bariz ki, tarihten bu yana gözaltı ve tutuklamalar çözüm olmadığı gibi bu ülkenin tarih sayfalarında bir leke olarak kalmıştır, kalacaktır.

Şimdi yineleyerek sormak gerek; AKP’nin yürüttüğü bu politika şekli sizce de satranç oyununu andırmıyor mu? Attığı her hamle Kürtleri mat etme çabası değil midir? 7 Hazıran ayından bu yana hayata geçirdiği savaş konsepti ve  tutuklamaların bilançosunun haddi hesabının olmayışı bunun teyidi değil midir?

AKP’nin Kürt meselesine, demokrasi oluşumuna olan yaklaşımının yapıcı değil yıkıcı olduğu apaçık, bilinen bir gerçek. Bu ülkeyi bir satranç tahtası gibi kullanarak, karşı cephe olarak gördüğü Kürtleri ve demokrasi güçlerini tasfiye etmeyi hedefliyor. Lakin, Lasker'in belirttiği gibi, "Satranç tahtasında yalan ve ikiyüzlülük çok fazla yaşamaz". 


yasaraxu@gmail.com