Büyük alt üst oluşlardan geçiyoruz. Uluslararası sermayenin yaşadığı finans krizleri tüm dünya halklarının tüm yaşam alanları bir talan ve yağma alanına dönüştürülerek aşılmaya çalışılırken, özellikle Ortadoğu coğrafyasında halkların yaşamları halklar arası boğazlaşma yoluyla tam bir cehenneme çevrilmiş durumda. İnşa ettikleri eski diktatörlükler eskiyip yıpranınca ihtiyaca göre yerlerine kimisi demokratik süsü verilmiş kimisi açıktan faşist karakterli yeni diktatörlükler ikame ederek, talan ve sömürü politikalarını devam ettirmektedirler. Dünya adlı gezegen aşırı tüketim ve kar hırsı sonucunda hızla tüm yaşamsal kaynaklarını kaybetmektedir. Tüm canlılar için ağır sonuçları olan bir geri dönülmez sürecin içerisine girilmiş durumdadır. Bu sebepten ötürü her gün her saat her saniye sevdiğimiz bir şeyimizi kaybediyoruz. Ağacımızı, bitkimizi, suyumuzu, havamızı, tatlarımızı, renklerimizi, hislerimizi, çocuklarımızı, dostlarımızı kaybediyoruz.

Bütün bu yıkımların, yangın yerine dönüştürülmüş yaşamların müsebbibi olan kapitalist moderniteye karşı, doğanın korunması, insanın doğanın efendisi olduğu algısının ve pratiğinin yıkılması ve yaşamın bitki, hayvan, insan, taş, toprak tüm bileşenlerinin eşit ve paydaş bir yaşam ortaklığı tasavvuruna dayalı demokratik modernite kavgası her geçen gün daha da önemli daha da vazgeçilmez bir sevdaya dönüşme zorunluluğunu ortaya koyuyor.

Kürdistan halkı bu yeni yaşam tasavvurunun öncülüğünü yaparken bu büyük ve onurlu bir mücadelenin ağır ve ağrılı bedellerini ödüyor. Kürdistan coğrafyasının taşı toprağı, kurdu, kuşu, ağacı böceği, kapitalist moderniteye ve onun işbirlikçisi Ortadoğu diktatörlüklerine karşı direndiği, onunla uzlaşmadığı için adeta cehennem yaşamı sürmek zorunda kalıyor. Her gün ormanlarımız yakılıyor, her gün topraklarımızın bağrına tonlarca bomba yağdırılıyor, her gün bir canımız, bir kızımız, bir oğlumuz toprağa düşüyor. Her gün yeni bir hastalık, türüyor, insanlarımız yığınlar halinde hastane koridorlarında envai çeşit hastalığın pençesinde umarsızca deva arıyor.

Türk Tabipler Birliği Kürtlere karşı yürütülen savaşla ilgili “savaş bir halk sağlığı sorunudur” diye bir açıklama yapmış ve bu tespitinden dolayı devletin ağır hışmına maruz kalmıştı. Geçen hafta Kürt tiyatro sanatçısı oyuncu, yazar ve yönetmen Emin Qosarî’yi (Mehmet Emin Yalçınkaya) bir Türkiye metropolünün bir hastanesinde kaybettik. Yurdundan uzakta, nefes alıp verdiği, can bulduğu Amed Şehir Tiyatrosu’nun sahnesinden uzakta, bir hastane yatağında. Pankreasında başlayan iltihaplanma tüm organlarını sarmış ve o devingen bedeni, o yaratıcı aklı, halkının sevdasıyla dolu yüreğini çürütmüş. Ve biz onu ellerimizin arasından çekip alacak hastalık karşısında kapitalist sistemin hastanelerine sığınmaktan başka çare bulamamışız. Kapitalizm, diktatörlük, faşizm bir halk sağlığı sorunudur. Mehmet Emin, halkının yaşadığı acıları maruz kaldığı zulümleri yüreğinin derinliklerine kadar hissetmiş, bu acı ve zulümlere kendisi de maruz kalmış, en ağır koşullarda halkının bağrında yaratımına katkı sunduğu sanat alanlarında durmayı tercih etmiş, orada mücadele etmiş bir sanatçıdır. O yüzden halkının yaralarının iltihapları, onun bedeninde toplanmıştır. O yüzden ruhunda hissettiği ıstırap bedenini çürüten iltihaplara dönüşmüştür.

Kapitalist modernite, faşist diktatörlük sadece bombalayarak, kurşunlayarak öldürmüyor bizi. Her gün her saniye biraz daha fazla hastalık bulaştırıyor bedenlerimize, ruhlarımıza, aklımıza. Bu hastalıklardan korunmanın biricik yolu mücadelenin saflarını sıklaştırmak, endüstriyel gıda üretim çarklarından çıkan gıdalara alternatif gıda üretimini örgütlemek, ortakçı yaşam alanlarını çoğaltmak, moral motivasyon ve dayanışma ağları örmek, kapitalist modernitenin yaşamımıza etki alanlarını sınırlamaktır. Yoksa Mehmet Emin gibi üreten, yaşamı damıtıp güzelleştiren bir aklı, bir ruhu faşizmin zorba çarklarının arasında değil yumuşak hastane yataklarında kaybetmeye devam edeceğiz. “Kapitalist modernite bir halk sağlığı sorunudur” belirlemesi büyük fotoğrafın adıdır.