
Siz sistemi yıkmadan kendi sisteminizi kuracaksınız, sistemin içinde ona karşı mücadele ederek kuracaksınız. Her yerde iktidar var, her yerde sömürü odakları var, o zaman sömürü odaklarının olduğu her yerde ona karşı direniş, aynı zamanda kapitalizmin olduğu her yerde, aynı şekilde toplumsal inşa çabası topluluk inşa etme çabalarıyla buna karşılık vereceksiniz. Direnmek ve topluluk inşa etmek ikisi iç içedir, birliktedir. Sistemin içinde sisteme karşı direniş bu tarzda olur.
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano adını duyanlarınız vardır, hala yaşıyor. Ben bir sefer televizyonda onunla yapılan röportajı dinlemiştim. Sunucu. Küreselleşme nedir(?) diye Galeano’ya sordu: “Küreselleşme kapitalizmin her yere girmesidir, kapitalizmin dışında kalan hiçbir alan ya da kişinin bırakılmaması dolayısıyla her yerin ve herkesin Pazar ilişkileri içine sokulmasıdır.”
Devamla da, “Küreselleşme yani pazara girmektir, pazara girdiniz mi bir fiyatınız olur, fiyatınız oldu mu da bir değeriniz olur. Bu ilişkiler içine girmiyorsanız, fiyatınız olmaz, fiyatınız olmadığı içinde değeriniz olmaz. Değersiz olan her şey tasfiye edilir, küreselleşme bu anlamda sistem dışı kalanların yani Pazar ilişkisi içine girmeyenlerin tasfiyesidir,” diyordu.
Kapitalizm pazarında herşey etiketlidir
Kapitalizmde değeri fiyatla ölçüyorlar, bana göre çok o kadar muhteşem bir değerlendirmedir ki, küreselleşme veya kapitalizmi bundan daha iyi izah edebilecek bir şey yoktur. Yani kapitalist ilişkiler içerisine girmek bile boynunda görünmeyen bir fiyat etiketi ile dolaşmak demektir. Pazar ilişkisi bir ücretlilik ilişkisi, bir alım satım ilişkisidir. Çünkü pazara mal, meta sunulur. Kapitalizmde toplum metalaştırılmıştır. Bunları savunmalarda çok net görebilirsiniz.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “metalaştırılan toplum elden çıkarılmak istenen toplumdur” der. Çünkü metayı satmak istersin satamazsan değeri yoktur. Satarsın, yani toplumda satılan bir şeye dönüşüyor sadece insan değil, toplum yani alım satım konusu yapılamayan tek bir değer bile yoktur.
Özellikle de ben Galeano’nun Kürt Halk Önderi ile de bağlantısını kuruyorum ve değeri kendisine fiyat biçilemeyen bir şey olarak, değersizliği ise kendisine fiyat biçilen bir şey olarak ele alıyorum. Onurun, özgürlüğün fiyatı var mıdır? Ben sorular sorardım arkadaşlara derdim ki, “en seçkin bir kadın arkadaşımızı ABD diyor ki bana satın, bende size Kürdistan’ı vereyim, gerçekten verebilir misiniz?” Yani “o kadar şehadete, kayba, yıkıma gerek yok, tek bir arkadaşınızı bana satın, ben de size Kürdistanı vereyim.” Ne diyeceksiniz, olur mu yani? Sen bir arkadaşını sattıktan sonra Kürdistan’ı da satarsın, cevabı zaten içinde gizlidir. Sen yoldaşını sattın mı her şeyi satarsın, satmaya başladın mı her şeyi satarsın. Çünkü bir bedel karşılığında satın almışsın o zaman satarsın.
Kapitalizmin tarihini iyi okumak gerekiyor
Şunu unutmayın ki sıradan asgari ücretle çalışan biri de emeğini satıyordur. Bir saatlik podyuma çıkışta milyonlarca dolar alan seçkin bir manken de ücretlidir. İkisi de kendini satar, ikisinin de fiyatı vardır. Biz kapitalizmin tarihini bile çok fazla bilmiyoruz. Biraz insan İngiltere tarihini okuduğu zaman ki kapitalizm orda gelişiyor, kapitalizmin başlangıçta en çok geliştiği alan İngiltere de dokuma sanayiidir. Bu sanayi için temel hammadde yündür, bunun için de koyun beslemek zorundasınız. Dolayısıyla İngiltere’nin kırsal alanları boşalıyor, toprak sahipleri oralarda ki köylüleri çıkartıyor ve o alanları koyun otlatmak için meraya dönüştürüyorlar. Onun için toplumu yutan bir şey olarak değerlendiriyorlar. O tarzda hayvan beslemeyi toplumdan, kırsaldan kopanlar, kentlere doluşuyorlar. Manchester kenti öyle oluşuyor. İşçileşmenin zemini de böyle oluşturmaya çalışıyorlar, açlıktan ölenler var ama fabrika da verilen işlerde çalışmıyorlar akılları almıyor, insan para karşılığı çalışır mı(?) diye bunu akılları almıyor ve çalışmıyorlar.
Kürt Halk Önderi hakikat üzerine değerlendirme yaparken şöyle diyor: “Bin yıllar öncesinde kadın hakikatten uzaklaştırılıyor ve hakikatten uzaklaştırılan kadın sürekli üretiliyor. Nerede kaybettiğini bile bilmiyor.” Aslında bu Kürtler içinde nerede kaybettiğini bilmiyor bunu kader sanıyor. Doğal hali sanıyor, oysa insanlığın başlangıcı farklıdır, yani insanlar direniyorlar. Müthiş direniyorlar akıl hastanesi bundan dolayı doğuyor, hapishaneler bu temelde oluşuyor. Serseriliğe karşı yasa çıkartıyorlar, işsiz olan kim varsa tutuklayıp cezaevine koyuyorlar, cezaevinde direndi mi “bu hastadır,” deyip akıl hastanesine yolluyorlar. Öyle öyle terbiye ederek, alıştırarak işçi yapıyorlar. Gönüllü işçi olan kimse yoktur. Kürt Halk Önderi bunun için Avrupa’da doğal toplum geleneğinin çok güçlü olduğunu söyledi.
Uygarlık zamanla köleliğin içselleştirilmesidir
Avrupa’da doğal toplumun anıları çok taze olduğu için kapitalizmi peşinen kabul etmiyor, ama direnişi de uzun sürmüyor. Bunu başka şeylerde de görebiliriz, diyelim ki belgesel niteliğinde filmler var bunların en güzeli “Kökler’dir” bu dizi harika bir dizidir, özellikle girişleri kölelerin neden ve nasıl ABD’ye götürüldükleri çok çarpıcı anlatılıyor.
İlk köleler müthiş direniyorlar kaçmak için çok uğraşıyorlar, ayaklarını bile kesiyorlar, adlarını değiştirmek istiyorlar kabul etmiyorlar. ABD’liler diyor “senin adın Robert’tir,” o diyor “hayır Kunta Kinte’dir” asla değiştirmiyor, sonuna kadar direniyor. Ama sonra ki kuşaklar adlarını değiştiriyorlar.
Düşünün yani Mandela’nın ön adı Nelson’dur, Nelson aslında bir İngiliz generalidir, bu ismi İngilizler okula kaydolduğunda veriyorlar gerçek adı Madiba’dır. Demek ki uygarlık zaman içerisinde köleliğin içselleştirilmesi demektir. Kölelik yumuşatıldıkça içselleşiyor o kadar kabul görüyor. Süreç içerisinde başlangıçta ki şiddet yerini yavaşça yumuşak unsurlara bırakıyor ve köleliği içselleştiriyor.
Kapitalist sistem dediğim şey ise köleliğin içselleştirildiği ve derinleştiği sistemi tanımlıyor. Aslında feodalizmde de biraz bu var, feodalizm uygarlığın zirvesi oluyor, burada da içselleşiyor. Toplum siliniyor, kapitalizm toplumu tümden çürütüyor. Burada anlatmaya çalıştığım şey bu durum bize normal geliyor, kapitalizme karşı tepkilerimiz azdır.
Kürt Halk Önderi kusmak gerekir diyor, kusmak, için midenizin bulanması gerekiyor, kapitalizmi gördüğünde, kapitalist ilişkileri gördüğünde tiksinen kaç arkadaşımız var. Tamam, ret edersiniz ama tiksinmek ayrı bir şey.
‘Başkanım burası zaten cehennem’
Ben ilk İsveç’e gittiğimde zaman, Avrupa’da direniş vardı. 68’lerin etkileri sürüyordu, sistem karşıtı yoğun bir gençlik kesimi vardı. Bunu açık görebiliyordunuz ona rağmen benim ilk algım burası bir cehennemdir, “İsveç en rafine kapitalizmin yaşandığı bir cehennemdir” dedim. Bu ilk gidişim 1981’di sonra 1987’da gittiğimde 1988’de cezaevine girdim, 8 ay kadar kaldım fakat cezaevine girmeme rağmen şunu fark ettim. İlkte söylediğim “burası cehennemdir” algısı bende çok kalmamıştı. Bu bir duygusal tepkidir, benim ilk tepkim duygusallıktan kaynaklanıyor. Bilinç olarak daha sonra geliştiğimi iddia edebilirim, ama duygu olarak ne kadar geliştiği mi soruyorum kendime… Üçüncü gidişim 97’dir. Arada on yıl geçmişti, tepkilerim daha da azalmıştı, bunları hep aşınmaya bağlamıştım.
Kürt Halk Önderi diyordu ki, “Bazıları orayı cennet olarak görüyorlar, ben” diyor “orayı onlar için cehenneme çevireceğim.” Ben de o görüşleri ilk okurken kendi içimden dedim ki, “Başkanım burası zaten cehennem” ama daha sonra ki süreçlerde öyle deseydi belki derdim ki “burası cennettir!”
Demek ki burada etkilenmemeyi korumak önemlidir veya bunu daha iyi görmek önemlidir. İsa’nın İncil’de çok güzel bir sözü var ve bazı kişiliklere değiniyor “onlar kireçle boyanmış mezarlıklara benzerler, uzaktan çok güzel görünürler, rengarenktirler, parıltılıdırlar, ama daha yakına gidip içine baktığınızda içinde çürümüş kemik yığınları ve mundarlıktan başka bir şey bulamazsınız” diyor.
Görünürde albenisi var ancak içini bilmek gerek
Kapitalizm de öyle dıştan baktığınızda çok güzel görünüyor, albenisi var, ama derinliğine içine bakan göz var mıdır, yani onun için derinliğine baktığınızda her türlü mundarlığın gizli olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.
Kapitalizm buna karşın derinliğine bakabilen değil, yüzeysel insan yetiştirir. Kapitalizm göze hitap eder, göz gördüğüne bakar, altına inmez, reklam, gösteri toplumu hep bu anlama gelir. Gördüğünle yetinirsin, sanaldır, sanalın derinliği altı var mıdır, yoktur. Sanal bir yanılsamadır, gerçekten görüntüdür aslında karşınızda sinema şeridinde oynayan film gibidir altı yoktur. Yaşamdan kopma da böyle gerçekleşir, bireyin mevcut gerçekliğe bakışı müthiş ölçüde yüzeyseldir, yüzeysellik o toplumun içinde yer alan modernist insanın en temel özelliğidir.
Şu noktadan hareket etmek gerekir, tarihten söz ediyoruz ya, giriş babında şunlar söylenebilir: “Tarih insanın geçmişidir, insanlığın yaşıdır” böyle de adlandırılabilir. “Tarih bir hafızadır,” hafıza geçmişe bağla oluyor, toplumun olduğu yerde mutlaka geçmişle bir bağ var ve hafıza da vardır. Gelenekte zaten böyledir, geçmişe bağlılık, ataların ruhuna bağlılık yani onları sürekli anma ve onlardan bir hafıza oluşturma var. Ahlakta hafıza ile bağlantılıdır, toplum çözüldüğünde dağılan toplumsal hafızadır. Hafıza kalmayınca geçmişle bağ kopar, tarihle bağ kopar ve günü birlik yaşam dediğimiz şeyde odur. Anın tüketici hayvanına dönüşmek o dur, kapitalist modernitenin içinde ki insan anın tüketici hayvanına dönüşmüş insandır. Anda yaşar yani onun geçmişi, dün geleceği yarındır, dün ile yarın arasında şimdi de yaşayan bir varlıktır.
Önderlik demek tarih bilinci demektir
Böyle bir varlığın hayal kurma gücü olamaz. İnsanın hayallerinin çoğu geçmişin içinden çıkar. Hayaller hakikatle ilgilidir, hakikatte geçmiştedir, insanın hakikati geçmiştedir. Yitirdiğinizi geçmişte yitiriyorsunuz o açıdan da geçmişi ile bağı kopan insan hayvanlaşmanın eşiğine gelmiş olan insandır.
Bizde muazzam bir tarh bilincinin gelişimi var aslında. Eğer bu gelişim derinliğine içselleştirilirse, Önderlik demek tarih bilinci demektir. Her bilinç tarihseldir bunu kesinlikle unutmamak gerekir, tarihten kopuk bilinç yoktur. Çünkü bilinç yaşanmış olanın, toplumsal olanın içinden çıkar. Her türlü bilinç toplumsaldır, her türlü değer gibi bilinçte bir değer olarak toplumsaldır, bunun dışında bilinç yoktur. Toplumsallık dağılmışsa bilinç yoktur, güncelliğe dayalı en köleleştirici yaşam vardır.
Cehalet neyle bağlantılı, doğrudan geçmişle kopmakla bağlantılı, Önder Apo “kendi başlangıçlarını bilmeyenlerin tarih bilgisi her türlü kötülüğün kaynağı olan cehaletin temelidir.”
O yüzden başlangıcımızı bilmek önemlidir. Başlangıcımızın olduğu noktaya kadar gider değil mi, oradan gelir bu güne ve yarının umutları var. Aslında özlemlerimiz hep geçmişle, umutlarımız hep gelecekle ilgilidir. İnsan hep geçmişe özlem duyar, altın çağlara özlem duyar aslında özlem budur.
Özgürlük tarihte hiç olmayan bir şey değildi, insanlık bir dönem özgürdü, toplumsal dayanışma insanın özünü meydana getiriyordu ortada sınıf, devlet, iktidar yoktu. Belki de cennet hayali bile somut gerçekliğin içinden çıktı. Cennet belki de Mezopotamya’da ki yaşamın kendisiydi, gerçekten öyledir. Tevrat’ta bile cennet bu dünyadadır, Kur’an da bile böyledir, cennette, cehennem de bu dünyadadır.
ALİ HAYDAR KAYTAN