AYKAN SEVER
Ne kadar süreceğini henüz kimsenin kestiremediği salgının gölgesinde emperyalist-kapitalist hiyerarşi içindeki çekişmeler geçici duraklamalardan sonra giderek tırmanışa geçme eğiliminde. Aynı zamanda hiç düşünemeyeceğimiz kadar alçalmanın sergileneceği iktidar pratiklerine paralel açıktan diktalaşmanın artacağı günlerin içindeyiz.
Koronavirüs salgını karşında ciddi bir biçimde hırpalanan Trump yönetiminin bu işte başrol oynayacağı açıkça gözüküyor. Özetleyecek olursam son günlerde uyuşturucu ile mücadele bahanesiyle Venezuela açıklarına savaş gemilerinin gönderilmesi, TC’nin İdlib’de savaşa teşvik edilmesi ve son olarak Irak’taki askeri üslerin Güney Kürdistan’a taşınması ve bu sahada özellikle İran sınırına yakın bölgelere yeni askeri üs açma girişimleri, savaşçı politikaların öyle ya da böyle tırmandırılacağını gösteriyor.
Trump yönetiminin bu yaklaşımıyla öncelikle daha önce de denediği “içerdeki sorunları dışarıda karşılama/saptırma” diye özetleyebileceğimiz politikasına yeniden başvurduğu görülüyor. Korona krizi ABD’de yeni açıklanan ekonomik paketle geçici bir rahatlama sürecine girmiş imajı verse de bu sadece bir illüzyon. Halkın silah dükkânları önünde uzayan kuyrukları da hesaba katılırsa bu ülkede gelişebilecek bir sosyal hareketlenmenin nelere yol açacağını hesap etmek şimdiden bir hayli zor. Mevcut politik örgütlenmeler ve devlet yapısının böyle hareketlenmeyi göğüsleme olasılığı ise özellikle Trump’ın liderliğinde düşük ihtimal.
Muhtemelen bu savaşçı politikalarda ısrar eden kesimin asıl derdi emperyalist hiyerarşi içerisindeki ABD’nin yıpranmış pozisyonunu mevcut kriz durumunu değerlendirerek aşmak. Aynı zamanda ABD elitleri içindeki çekişmeyi de kendi lehlerine sonuçlandırmak. Daha önce de çeşitli kereler görüldüğü üzere Trump’ın bu evdeki hesabının çarşıya ne kadar uyacağı belirsiz. Çünkü bırakın bir yana rakiplerin ne yapacağını Korona salgını karşısında ABD ordusunun ve özellikle toplumda isyanların gündeme geldiği koşullarda ne kadar direnç, savaşma iradesi gösterebileceği bir hayli şüpheli.
Trump yönetimin postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşındaki en önemli rakibi Çin ise kendisinin salgında ne kadar başarılı olduğu üzerinden propaganda etkinliklerini artırıyor. Somut yansımaları Türkiye’de de görüldüğü üzere elçilikler ve yardım için gönderilen görevliler vasıtasıyla konuk olunan ülkenin basınına, iç gündemine müdahale etmeye kadar işler ilerliyor. Doğal olarak bu daha da artacak ve “yardım” edilen ülkelerde “En büyük dostumuz Çin” gibi ifadelerini çokça duyacağız. Ülke içinde ise Ocak 2020’den bu yana koronavirüs bağlantılı olarak 900’den fazla kayıp, gözaltı, çalışma kampına yerleştirme, zorla itiraf ve para cezası vakasının kayıtlara geçtiği bilgisi uluslararası basına yansıyor.
Daha çok örnek var kuşkusuz fakat neticede irili ufaklı emperyal güçlerin bu süreçten çıkış ve “normal”e dönebilmek için kendilerince politikaları var. Sanırım burada asıl sorun bir yerden sonra elin ne yaptığından çok bizim halimiz olmalı. Biz derken dünyanın gidişatından hoşnutsuz bunu değiştirmek isteyenlerin bütününü kastediyorum. Çok laf yaptığımız kesin, bunun karşılığında hiç değilse de dişe dokunur bir şeyler yapmadığımız da. Örneğin sadece bugünler için değil dün içinde ihtiyaç olan; “bizim” hastanelerimiz, okullarımız, ortak bilgi ağlarımız, aş evlerimiz, maske dikecek tekstil atölyelerimiz… niye yok? Olamaz mıydı? Yoksa “bunların hepsi sivil toplumculuk” tan saydığımız için aklımızdan bile mi geçirmedik? Ya da aslında kapitalizmden kurtulmanın hayalini mi hiç kurmadık; düzenin bir biçimde sorunları çözeceğine güven mi duyduk, ne dersiniz?
Memlekette devrimci kesimler maalesef kendisini bir devrimci sınıf hareketi olarak yeniden yaratma uğraşı yerine topu auta atarak pozisyonlarını koruma arayışına girdi. Bu da ister istemez ezilen kesimlerde rejime dönük beklenti yarattı. Bütün bunlar geçtiğinde Küba’nın neler yaptığını mı anlatacağız?
İsteyen tabii Küba’nın arkasına saklanabilir. Ya da Žižek gevşekliğinin konformizmine sığınıp öznesi belli olmayan, sazı sözüne uymayan devrim çağrıları da yapabilir. Burada mesele zeminin-zamanın komünizme-devrime uygun olup olmadığı değil (Çünkü bu, dün de mümkündü bugün de mümkün.) kimin, nasıl yapacağı. Biraz da böyle tartışarak belki bugün TC’de muhalefet adına rejime dönük kerhen de olsa sergilenen payanda olma işlevinin dışına çıkılabilir…