İnsanı doğanın başka canlılardan ayıran özelliklerinden biri onun iç dünyasının zenginliğidir.
Aklını kullanarak kendisini ve toplumunu yaşatmak için gereken sistemleri, mekanizmaları ve teknolojilerini örgütlemekten tutalım, başka bir insanın, bir toplumun ve hatta insanlığın hissettiği duyguları, acıları, hayallerini ve özlemlerini derinden kendi içinde hissedip, onun için kendi fiziksel varlığını tehlikeye atıp kendini feda edebilmesi, insanı evrende çok yoğun bir yerde konumlandırır. Evren, insanlıkta kendisini fark eder, var eder ve koşullarını bile aşarak örgütler.
Bu yüzden, insanın iç dünyası onun etrafında olan bitenden kopuk ele alınamaz; çünkü insan hem doğanın bir parçasıdır hem de toplumsal bir varlıktır.
Doğal olarak kendisini özünden uzaklaştırmak isteyen durumlara karşı tepkili olur hatta savunmaya geçer. Savunmasız kaldığı durumlarda da yaşadığı çelişkileri iç dünyasında derinleştirir.
Egemen politik ve ekonomik sistem kendi gücünü sürdürebilmek için gittikçe yeni sömürü alanları yaratmak, sosyo ekonomik eşitsizlikleri derinleştirmek, imkan ve fırsatları sadece belli kesimlere sunmak ve insanları birbirine karşı kışkırtan ideolojik mekanizmalara başvurmak zorunda. Bu nedenden dolayı hepimizin şahit olduğu bu akıl dışı, insanlık düşmanı sistem, aynı zamanda gittikçe hasta birey tipi ve hasta bir topluma sonuç olmuştur.
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünyada ortalama dört insandan biri ruhsal hastalıklarla mücadele ediyor. Britanya devletinin Ulusal Sağlık Servisi’nin (NHS) en çok tedavi ettiği hastalık, depresyondur. Bu konudaki dışlanma korkusundan dolayı birçok insan sessiz kalmayı tercih ediyor.
Son yıllarda gittikçe şimdiye kadar tabu kadar sakıncalı olarak görünen kapitalizm ile ruh hastalıkları arasındaki ilişkiler bilimsel çalışmalarla görünür kılınıyor.
Psikolojinin en temel prensiplerinden biri, sosyal ve çevresel faktörlerin insan psikolojisine biyokimyasal, genetik durumlar kadar belirleyici olmasıdır. Ama direkt kapitalizm, toplumsal cinsiyetçilik, ırkçılık gibi farklı adaletsiz ve insanlık düşmanı olan sistemlerle bağlı olan şartların psikolojimizi etkilediği yok sayılmak istenir. Ruhsal sorunları bireye ait, kişisel, bireysel, özel bir koşul haline getirmeye çalışarak, yine ruhsal sorunları bireyin suçu, sorunu, sorumluğuymuş gibi bir imaj çiziyor kapitalist sistem.
Zaten sunduğu sistem insanları ve dünyayı hasta ettiğini kabul etse, kendi efsanesini yerle bir etmiş olur. Hani tüketici bir toplum istikrarlı, mutlu ve sağlıklı olacaktı?
Örneğin Avrupa’da yaşayan Kürt toplumun sorunları sistemin bireyselliği, yalnızlığı, yolsuzluğu ve çirkinliğini kaldıramadığı için şiddet, intihar, depresyon ve farklı sağlıksız yöntemlere başvurmaya yol açar. Ruhsal sorunlar yaşayan bir Kürt bireyin durumunu onun kimliğinden, yaşadığı sistemde hissettiği çelişkilerden ve onun arayışlarından ayrı anlayamayız.
Kapitalist sistemin kendi yarattığı ruhsal hastalıklara karşı sunduğu mevcut tedavi, kapitalizmin mantığını kullanarak şifa bulmaya çalışmaktır. Bireysel terapi, ilaç gibi tedaviler ne kadar önemli olsa da, toplumsal ve politik boyutları yok sayma niteliğindedir. Tanımadığımız insanlara iç dünyamızı anlatmak veya hormonlarımızı etkileyen ilaçlar almak, yaşadığımız sorunların sadece yara bandı olabilir ama yaraların köküne inemez.
Kapitalizmi eleştiren psikolojik araştırmalar son dönemde artsa da, devletlerin ve ilaç endüstrisinin pek maddi desteği yoktur bu konuda. Mevcut sistemden ziyade genetik yapılarımıza yoğunlaşmayı tercih ediyorlar. Devletin yatırımı ile yapılmış araştırmaların çoğalması ile psikolojik sorunların sosyal adaletsizliklerle ilişkisi bilimsel çerçevede vurgulanırsa, bu devletin kendi politikalarını ve ekonomisini gözden geçirip reforme etmesi gerektiği anlamına gelir. İlaç endüstrisi ise iflas eder.
Bizim yapabileceğimiz şeylere geleceksek, ruhsal sorunları daha ciddiye alıp birbirimizi manevi anlamda desteklemek için dayanışma ağları örmektir. Aslında örgütlülük, toplumsal aidiyet, politik sorumluluk, eylemsellik kapitalist sisteme karşı insan yüreğine en güzel ilaçlardır. Ama bundan öte, her anda birbirimizi dinlemek, anlamak, birbirimize destek sunmak ve yardım etmek; yani dayanışma içinde olmak, kapitalizmin mantığına karşı, yani maddiyata bağlılıktan dolayı ortaya çıkan bireysellik, bencillik, cimrilik ve çıkarcılığa karşı çıkmaktır.