KASIM ENGİN

Küresel-kapitalist hegemonya Koronavirüs hastalığı üzerinden kendi kar oranlarını her geçen gün arttırmaya devam etmektedir. Çok tartışıldığı üzere Korona salgını ve yol açtığı kanserolojik hastalıklar her geçen gün hızından bir şey kaybetmeden devam etmektedir.

Dünyayı esir alan Korona salgınının nedenleri ister doğa-ananın bir intikamı denilsin, isterse New York, Londra gibi kapitalizmin tezgahlarında türetilen bir virüsten bulaştırıldığı iddiaları olsun her ne sebeple ortaya çıktığı söylenirse söylensin, ortadaki acı gerçek her geçen gün yitirilen canların sayılarının artışı devam etmektedir.

Kapitalizmin 21.yüzyılda kendisi için başarı saydığı ve övündüğü bir nokta da dünyayı global bir köy haline getirme stratejisiydi. Bunu tam olarak başaramasa da teknolojik, ideolojik ve biyolojik argümanlara dayanarak bunu belli ölçüde yapmaya çalışmıştır.

Kapitalizmin ‘bin bir suratlı ideolojik maskesi’ bu salgın hastalık sebebiyle kendisine durumdan vazife çıkartmasını beraberinde getirmiştir. Dünyanın hemen her yerinde yaşamını yitiren insanların öyküleri biraz araştırıldığında görülecektir ki yiten canlar hiç de söylendiği gibi orta sınıf vb. değildir.

İlk başlarda reklamı yapıldığı gibi bu salgının zengin fakir ayrımı yapmadığı vs. söylemlerin havada kaldığını görmek mümkündür. Çıkışı itibariyle böyle yansıtılsa da hatta bunun gerçekliğinin kabul edilmesi için kimi siyasetçi, sanatçı, spor vb. camialardan ‘ünlü’ kişilere dikkat çekilip, bazı can kayıpları verilse de gelişim itibariyle bunların göstermelik olmanın ötesinde bir şey olmadığı ortadadır.

Elbette ortaya çıkan bütün hastalıklarda doğanın çevrenin ve özünde toplumun yaşam alanlarıyla oynandığı tartışılmazdır. Her hastalığın bir gerekçesi her gerekçenin de sağlam dayanakları günümüz dünyasında bir hayli fazladır. Zira içilen en doğal içecek olan Su’dan tutalım, yenilen en temel besin maddesi ekmeğe değin, genetiği değiştirilmemiş, sadeliğiyle oynanmamış hiçbir şey kalmamış gibidir. Çevrenin S.O.S vermesi, çığ gibi büyüyen salgın hastalıklar, yaşanılması için kurulan ancak her geçen gün biraz daha kanserolojik tehlikeler içeren kentler kapitalist sistem krizinin toplumu getirdiği cinnet düzeyinin ne denli ürpertici olduğunun en hafif kanıtlarıdır.

Fırsatçı kapitalizmin bu salgından da nemalanma gerçeği her geçen gün biraz daha kendini göstermektedir. Kaç insan yaşamını yitirmiş, bilanço hangi düzeye varmış bunlar bu düzenin çarkları içerisinde tartışma konusu olan şeyler bile değildir. Zira kapitalizmin kaos döngüsü bu espri üzerine kurulmamıştır. Kurulan döngü, alabora olan ve can pazarının yaşandığı bir gemideki cesetlerin kıyıya vurmasını ‘üzülerek’ bekleyen fırsatçı bir kapitalist sistem döngüsüdür.

Öyle ki Korona salgını sebebiyle bütün toplumlar ölüm korkusuyla evlere hapsedilmiş, aykırı olan her şey ‘sessiz ölüm’ tehdidiyle bastırılıp susturulmuştur. Böylesi korku imparatorlukları yaratarak küresel hegemonyanın şimdiye kadar başardığı bir durum olmamıştı.

Bu salgın illeti, eski çağlarda toplumları korkutmak, yıldırmak, itaate ve biate zorlamak için çok anlatılan Deccal’in yani ”bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak manasına gelen Arapça ‘decl’ kökünden türemiş bir sıfat olup, çok yalancı, aldatıcı, hilekâr” demek olan öyküsünü çok andırdığını da eklemekte fayda var. ‘Deccal gelecek, saklanın’ durumunu aratmayan bu hikaye toplumları inandırmak için uydurulmuş iyi bir kaftana benziyor.

Bu kriz ve kaos aralığında toplum her yönüyle ablukaya alınmakta açlık ve yoksullukla terbiye edilmeye çalışılmaya devam etmektedir. Kıtlık bu dönemde ‘en revaçta’ olan toplumsal sıkıntılardandır. Bir gıdanın bir ilacın bir ihtiyacın depolarda biriktirilerek çürütülmesi ve toplumun ihtiyacı olmasına rağmen dağıtılmadan dökülmesi kapitalist sistemlerin işlediği ‘en masum suçlardan’ sadece biridir. Bu konuda Naomi Klein’in “Şok Doktrini” adlı kitabı kapitalizmin bin bir suratlı maskesini düşürmek için okunmaya değer bir kitaptır. Elde kalıp tarihi geçmeye yüz tutmuş bir ilacın önce hastalığı oluşturulur ve topluma virüsü yayılır, sonra da ‘laboratuvarlarda yapılan geniş incelemelerle’ ilacın bulunduğu muştusu verilip, elde kalan ilaç kurtarıcı olarak piyasaya sürülüp yok satılır. Kapitalizmin ‘zaferi’ tam da böyle sağlanır. Kardan kar elde etmek bir yana zarardan bile kat be kat üstün kar elde etme sistemi kapitalist düzenin olmazsa olmazlarındandır. Kıtlık da yukarda belirttiğimiz nedenler üzerinden toplumu açlıkla terbiye etmenin en kolay yollarındandır. Var olan bir ihtiyacın yokmuş gibi gösterilerek saklanması durumu kıtlığa yol açacak en basit yöntemlerdendir. Kapitalist sistemler bu durumu çeşitli hileler yaparak uygulamaya koyarlar. Bu da saklanan eşyanın pahalılaşmasına ve değerinin katlanmasına yol açmaktadır. Kar oranlarını ahlak dışı arttırmanın aldatma yoluyla sağlanması olan bu durumda kârlı çıkan yine kapitalizmdir.

Hastalığı fırsata çevirip, tüm toplumu eve tıkan, şehirleri kanserolojik yerleşimler haline getiren, doğayı ve toplumu felç edip krizleri fırsata dönüştüren kapitalizmin bu oyunlarına karşı evde kalma, sokağa dökül, isyana kalk, dağlara gel, doğayla yaşa, özgür ol vb. kampanyalarına ağırlık verilerek bu entrikalarla baş edilebilir. Nerede bir kapatma varsa orada bir tutsaklık var demektir. Buna karşı mücadele daha komple ve daha güçlü verilerek bütün hilelere karşı koyulabilir. Kıtlık da açlık da tutsaklık da ancak böyle aşılabilir. Saygıdeğer ozanın: “Şehirler bana bir tuzak, insan sohbetleri yasak, uzak durun benden uzak, benim meskenim dağlardır dağlar…” diye devam eden güzel sözleriyle yaratılan ölüm korkusunu parçalayıp rahat bir nefes almayı sağlayabiliriz.