
Şöyle bir soru ortaya çıkıyor: DAİŞ, ABD’nin “Truva atı” ise, ABD ve koalisyon devletleri neden DAİŞ’e karşı hava saldırıları düzenliyor? Kanımca bunun üç nedeni var.
* Birincisi, Kobanê’nin direnmesi ve direnişin uzun sürmesi. DAİŞ’in Musul’u işgal etmesine bu devletlerin sesi çıkmamıştı.
* İkincisi, direnişin sürmesi nedeniyle ABD ve diğer koalisyon devletlerinin burjuva uygarlığının gerçek yüzünü dünya kamuoyu önünde gizlemek için göstermelik bir davranış sergilemesi.
* Üçüncüsü, ABD ve koalisyon devletlerinin “Kürtlerin hamisi, dostu” imajı yaratmaya çalışarak radikal demokratik yanlarını törpülemek, Kürtleri de “Batı dostu” olarak kazanmaya çalışmak istemesi.
Bilindiği gibi ABD hükümetlerinin özellikle Ortadoğu’da sürekli izlediği bir politika vardır: Halkların birbiriyle savaşması ve ABD’nin bu savaşın sonucunda hep kazançlı çıkmaya çalışması. Nihayet, ABD’nin Şam eski Büyükelçisi Robert Stephen Ford, basına yansıyan bir konuşmasında şöyle diyor: “Bu bölgede insanlar birbirini kırsın, savaş ne kadar uzun sürerse sürsün, yeter ki bu savaşla oyalanalım. Bizim çıkarımız savaşın devam etmesindedir. Bir tarafın diğer bir tarafı yenmesinden bir çıkarımız yok.”
Alman basınında Batı dünyasının, Kobanê’de yaşanan direnişe yeterli destek olmadığı belirtilmekte; Kobanê düşerse bir katliama seyirci kalınacağı dile getirilmektedir. Kobanê direnişi sürdükçe bu eleştiriler artacaktır. Bu ise ABD ve diğer koalisyon devletlerini bir çıkmaza sokmaktadır. Eğer Kobanê düşerse bu aynı zamanda Batı‘nın ahlaki ve siyasal yenilgisi gibi algılanacaktır. Dolayısıyla Kobanê direnişinin zafer kazanması daha muhtemel gözükmektedir. Kobanê direnişinin zaferi, AKP hükümetini zayıflatacaktır.
Amerikalı bir politik yorumcu kendisiyle yapılan bir röportajda, DAİŞ saflarında 300’den fazla Amerikan vatandaşının savaştığını bildiriyor. Bazı iddialara göre ise etkisiz hale getirilen bir DAİŞ tankının içinden bir Türk subayı çıkıyor.
AKP-DAİŞ ilişkisi
Bundan 5 yıl önce Özgür Politika gazetesinde yayımlanan “Kürt açılımının fiyaskosu” başlıklı makalemde Kürt açılımının fiyaskoyla sonuçlanmasının daha büyük bir olanak olduğunu vurgulayarak şunları yazmıştım: “TC devletinin Kürt konusunda inatçılığı ve irrasyonel politikası, Türkiye’yi bugünkü duruma getirmiştir. TC’nin inatçılığını kıracak ve irrasyonel politikasına son verecek gelişmeler olmadan Kürt sorunu çözülemez. AKP, Kürt sorunu konusunda devlet politikasının dışına çıkacak cesareti gösterecek durumda değildir.”
Ve şuna dikkat çekmiştim: AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi planından vazgeçmiş değil. AKP, sadece tasfiyeyi kolaylaştıracağını düşündüğü araçları kullanmaya çalışıyor.
Ve yazımı şöyle sonlandırmıştım:
“Çocuk öldüren bir zihniyetten demokratik açılım beklemek ne derece mantıklıdır?
Türkiye’de Kürt sorunu nasıl çözülebilir?
Türkiye, ulus-devletin en çok sorun yaşadığı bir ülkedir. Burjuvazinin ulus anlayışından farklı bir demokratik ulus anlayışının gelişmesi için Türkiye’de bir zemin vardır. Devlet ve ulusu birbirinden ayrı düşünen yeni bir demokratik ulus anlayışı çözüm olanağı sunabilir. Sorun böyle bir demokratik ulus anlayışını yaşama geçirecek siyasal mücadelenin güçlenmesi sorunudur.”
Demokratik Ulus projesi Ortadoğu devriminin ön koşuludur
Dinsel ve milli kimlikler karşısında tarafsız olan Demokratik Ulus projesi, Ortadoğu’da ulusçuluğun ve dinin siyasal alanda gücünü kıracak önemli bir bakış açısıdır. Bu bakış açısının güçlendirilmesi gerekir. Russell’in sözlerine kulak verelim: “Savunma güçlü olduğu zaman uygarlık gelişir ve taarruz güçlü olduğu zaman barbarlığa dönüş yapar.”
Kobanê direnişi, barbarlığa karşı direniştir. Bu direniş, bir yandan da ABD ve diğer koalisyon devletlerini DAİŞ’e hava saldırılarını devam etmeye zorluyor. Bu durumda AKP hükümeti de koalisyon halindeki devletler karşısında taviz vermeye zorlanacaktır. Öte yandan Kobanê direnişi, Türk sosyalistleri ve demokratları ile Kürt Özgürlük Hareketi güçleri arasındaki ilişkileri güçlendirmektedir. Bu ise daha umut verici bir gelişmedir. ABD ve Batı emperyalizmine, Türk devletine ve onların bugünkü uzantısı AKP’ye karşı Türkiye’de izlenecek akıllı bir strateji, iki açıdan önemlidir: Kobanê direnişinin başarısı ve AKP’nin siyasal yenilgisi. Doğru strateji ve teori, en önemli sübjektif devrimci unsurdur.
Ortadoğu’da politik devrim konusu giderek önem kazanıyor. Bu nedenle politik devrim sorunlarını tartışmak gerekiyor. Ortadoğu’da politik devrim, üç koşulu gerektiriyor: Birincisi, yeni bir ulus tanımını; dine, dile, soya, ırka dayanmayan bir demokratik ulus görüşünü yaymak; ikincisi, politik devrimin öznelerini saptamak; üçüncüsü, politik devrime öncülük edebilecek Ortadoğu çapında örgütlenmiş bir güç. Politik devrim konusunu canlı tutmak gerekir.
Ortadoğu’da politik devrimin temeli, Demokratik Ulusçuluktur. Burada ‘demokratik ulusçuluk’ kavramının kendisinden ziyade, bu kavramın içerdiği düşünceye ağırlık vereceğiz. İçerik, ileride daha istabetli bir kavramın çıkmasına yardım edebilir. Demokratik Ulusçulukla ne kastedildiğini daha iyi anlatabilmek için “laiklik” konusunu açıklamak zorundayım.
Bilindiği gibi Batı’da Ortaçağ’da devlet, yetkisini dinden ve Tanrı’dan alıyordu. Din ve devlet arasında özdeşlik vardı. Yani devlet, özellikle Katolik mezhebini temel alıyor ve yanında taraf oluyordu. Bu ise diğer dinler üzerinde devlet baskısının olması demekti.
Burjuvazi, gelişmesine engel olan din-devlet özdeşliğine karşı durdu. “Laiklik” düşüncesine sarıldı. Laiklik, aklın özgürleşmesine engel olan kiliseye ve Hıristiyanlık dinine karşı özgürlükçü bir düşünce akımı olarak doğdu.
Laiklik düşüncesinin üç büyük sonucu oldu: Birincisi, akıl, dinsel dogmatizmden kurtuldu, özgürleşti; ikincisi, din ve devlet birbirinden ayrıldı. Öyle ki, devlet herhangi bir dinin tarafını tutmadı. Devlet, tüm dinlere eşit mesafede durmak zorunda kaldı, böylece devlet kaynaklı dinsel baskılar genel olarak sona erdi; üçüncüsü, dinsel inanç özel alan olarak görülmeye başlandı.
İktidara gelen burjuvazi, dinin yerine milliyetçiliği geçirdi. Böylece din-devlet özdeşliği yerini ulus-devlet özdeşliğine bıraktı. Bu durum, yeni baskı biçiminin (ulusal baskı) ortaya çıkmasına neden oldu. Şimdi yapılması gereken şudur. Nasıl ki burjuvazi, geçmişte gelişmesine engel olan din-devlet özdeşliğine karşı durdu ve devlet din ayrımını savunduysa; biz de bugün, sisteme karşı durarak devlet ve ulusal kimliğin birbirinden ayrılmasını savunmalıyız.
Eğer devlet kaynaklı ulusal baskıların ortadan kalkmasını istiyorsak devlet-ulus özdeşliğine karşı durmak durumundayız.
Bu ne demektir?
Klasik ulusçuluk, ulusal olan ile politik olanın çakışması üzerine kurulur. Yani devlet, tek bir ulusal kimliği, tek kültürü veya dili temel alır. Klasik ulusçuluk devlet-ulusal kimlik arasındaki özdeşlik ilişkisine dayanıyor. Nasıl ki feodal devlette devlet-din arasında bir özdeşlik ilişkisi varsa klasik ulusçulukta da devlet-ulus, devlet-kültür, devlet-dil arasında özdeşlik ilişkisi vardır.
İşte bu özdeşlik, devlet kaynaklı, ulusal/kültürel/dilsel baskıları gündeme getirmektedir. Çünkü bir ulusu, kültürü, dili temel alan devlet, o devlet çatısı altında yaşayan diğer uluslar, kültürler ve diller üzerinde baskı yapmak zorunda kalır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendini tek bir ulusa (Türk ulusuna) dayandırmaktadır. Bundan çıkan sonuç, Kürtler ve diğer azınlıklar üzerindeki baskıdır. Bu baskıcı klasik ulusçuluktan kurtulmanın yolu yok mudur? Vardır: Demokratik Ulusçuluk.
Demokratik Ulusçuluk, devlet-ulus, devlet-kültür, devlet-dil bağıntısını koparan özgürlükçü bir anlayıştan kaynaklanır. Klasik ulusçulukta devlet, bir ulusun, bir kültürün ve bir dilin tarafını tutar. Demokratik Ulusçuluk, devletin ulustan ayrılmasını savunur. Dil ve eğitim üzerindeki devlet tekeline son verir. Devletin dil, kültür ve din konusunda tarafsız olması gerektiğini savunur.
Demokratik Ulusçuluk düşüncesi üç büyük sonuca yol açar: Birincisi, akıl, ulusçuluktan ve ulus dogmatizmden kurtulur, özgürleşir; ikincisi, ulusal kimlik ve devlet birbirinden ayrılır. Öyle ki, devlet herhangi bir ulusal kimliğin tarafını tutmak zorunda kalmaz. Devlet kendi sınırları içindeki, tüm uluslara ve ulusal kimliklere eşit mesafede durmak zorunda kalır; böylece devlet kaynaklı ulusal baskılar genel olarak sona erer; üçüncüsü, ulusal kimlik özel alan olarak görülmeye başlar.
Kısaca devlet, tek bir ulusun, tek bir kültürün, tek bir dilin ve dinin yanında yer almamalı, yansız olmalıdır. Devlet, kültür ve dil sorunlarına karışmamalı. Demokratik Ulusçuluk, devletin etnik kimliğe, kültüre ve dile bağımlılığını sorgular.
Demokratik Ulusçuluk, devletin ulus, kültür ve dil üzerindeki tekeline son vermeyi amaçlayan bir özgürlükçü anlayışı içerir.
Dolayısıyla 21. yüzyılda özellikle Ortadoğu’da iki büyük aydınlanmanın yaşanması gerekir: Avrupa’da birinci aydınlanma, aklı dinsel dogmalardan kurtarmış ve dini kamusal alanın dışına atmıştı. Ortadoğu’da İslam’da böylesi bir aydınlanma gerçek anlamıyla yaşanamadı. İslam’da böylesi bir reformasyona ve aydınlanmaya ihtiyaç var.
Bugün yaşanması gereken ikinci aydınlanma ise, devleti ve aklımızı ulus-devletçi ve milliyetçi dogmalardan kurtarmalıdır. Devleti ulusçuluktan uzaklaştırmalı; ulusal kimliği ve devleti birbirinden ayırarak etnisiteden, soydan ve dilden bağımsız olan toplumsal bir örgütlenme yaratmalıdır. Ortadoğu’nun koşulları iki tür aydınlanmayı gerekli kılmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi, bazı teorik eksikliklerine karşın Ortadoğu’da Demokratik Ulus projesini savunan harekettir. Milliyetçi ve dinsel dogmatizme saplanmış olan AKP devletinin saldırılarının hedefi olması da bundandır. BİTTİ
YENER ORKUNOÐLU