”Binali Yıldırım, Fırat’ın doğusunda da Efrîn’de olduğu gibi soykırım politikası uygulayacağız; Fırat’ın doğusunu da temizleyeceğiz ve buraya Suriyelileri götüreceğiz, diyor. Kürt soykırımı vaadine karşı Kürtlerin tabi ki tutumu olacak. Kürtler, Binali Yıldırım’a 23 Haziran’da bir tokat gibi cevap verecektir.

Kürtlerin AKP iktidarına karşı tutumunu değiştirmesi için hiçbir neden yoktur. Kürtler ve demokrasi güçleri, bu seçimde de HDP’nin yürüttüğü stratejiyi destekleyip AKP’ye kaybettirme oyu kullanacaklardır. Bütün Kürtlerin, hastasından yaşlısına kadar herkesin buna bir tutum koyması gerekiyor.

 Kürtlerin AKP’ye oy verebilecek hiçbir gerekçesi, hiçbir nedeni yoktur. Aksine Kürtlerin AKP’ye kaybettirmek için bin tane nedeni vardır. İstanbul seçimlerinde hem AKP-MHP iktidarına kaybettireceklerdir hem de Binali Yıldırım’ı soykırım vaadinden dolayı cezalandıracaklardır.”

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, meselelerinin Kürt soykırımı politikası izleyen, tüm halklara faşizmi dayatan AKP-MHP’ye kaybettirmek olduğunu belirterek, başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçlerini sandığa gitmeye, sonra da sandığa ve oylarına sahip çıkmaya çağırdı.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, İstanbul seçiminin Kürtler ve demokrasi güçleri açısından ne anlama geldiğine ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı. Söyleşinin bazı bölümlerini paylaşıyoruz.

 

Yeniden yapılacak İstanbul seçimleri için sayılı günler kaldı. HDP, 23 Haziran için de AKP-MHP’ye kaybettirip demokrasi güçleriyle birlikte kazanmak için çalışıyor. Siz de bu tavrı önemseyip destekliyorsunuz, niçin?

AKP-MHP faşizmi tabi en fazla da Türkiye ve Kürdistan’da demokrasi güçlerine saldırıyor. Özgürlük Hareketi’ne karşı düşmanlık yapıyor. Zaten Kürt halkına yaptığı düşmanlık Özgürlük Hareketi’ne yaptığı düşmanlıktır. Demokrasi güçlerine yapılan düşmanlık özgürlük mücadelemize yapılan düşmanlıktır. Biz Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Kürt halkının özgürleşmesin istiyoruz. Mücadelemiz bunun içindir. Bu açıdan tabi ki Türkiye’de faşizmin geriletilmesi, demokrasi mücadelesi bizi de ilgilendiriyor. Bu nedenle AKP-MHP faşizmine kaybettirmek, hem demokrasi güçleri hem de Kürt halkı açısından önemli bir kazanım olacaktır. Biz böyle görüyoruz. Savaş politikası ve yayılmacı politika izleyen, Efrîn’i işgal eden, Rojava’yı işgal etme tehdidinde bulunan, Kürt düşmanlığını her yere yayan, hatta Kürt halkının özgürlük mücadelesi nerede veriliyorsa oraya da giderim saldırırım yok ederim, diyen bir AKP-MHP iktidarı var.

Herkesi yok etmek, Türk ve Sünni İslam yapmak isteyen bir iktidar var. Bu yönüyle tekçi, farklılıkları yok sayan bir iktidar. AKP-MHP’nin kaybetmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecine girmesi aynı zaman Ortadoğu’nun demokratikleşme sürecine girmesi demektir. Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin demokratikleşmesinden, Ortadoğu’nun demokratikleşmesinden ayrı ele almak mümkün değildir. Bu yönüyle de Kürt halkına düşmanlık yapan, demokrasi düşmanlığı yapan AKP-MHP’ye kaybettirme politikalarını biz tabi ki destekleriz. Bunu hem ideolojik olarak hem de politik olarak doğru görüyoruz. Zaten HDP Türkiye’yi demokratikleştirme partisidir. AKP-MHP ise demokrasi düşmanı partisidir. Tabi ki HDP böyle faşist iktidara karşı demokrasi mücadelesi verirken biz de bu mücadeleyi doğru bulacağız.Demokratikleşme önündeki engelleri geriletmek Kürt halkının bütün siyasi güçlerinin sorumluluğundadır. Devrimci güçler de demokratik güçler de aydınları, yazarları ve sanatçıları da bu sorumluluğu duymalıdır. AKP-MHP iktidarı tam bir soykırımcı politika izlemektedir. Bu yönüyle böyle bir iktidara kaybettirme politikasını, stratejisini, politik tarzını ve mücadelesini doğru buluyoruz. Bu politikaya moral destek veriyoruz. Her türlü ideoloji-politik etkimizle bu politikayı doğru buluyor ve destekliyoruz. Halkımız da bu doğrultuda bu politikaya büyük bir destek vermiştir. 31 Mart’ta da bu politikaya destek vermiştir, 23 Haziran’da da destekleyecektir. Hatta 23 Haziran’da 31 Mart’tan daha fazla destekleyecektir.

 

HDP’nin tavrı, Kürtlerin tercihi, sizin dahliniz ile ilgili AKP-MHP kaynaklı spekülasyonlar da var. 31 Mart’ta AKP’ye oy vermemiş bir Kürt veya HDP seçmeninin, 23 Haziran’da bu kez AKP’ye oy vermesini gerektirecek ne var?

AKP-MHP faşizmi tümden hakim olamamışsa bu bizim mücadelemiz sonucudur. Yoksa ortada hiçbir muhalefet kalmazdı. Mücadelemiz, AKP-MHP faşizminin amaçlarına ulaşmasını engellemiştir. AKP-MHP’ye karşı bizim tutumumuz açıktır, bu konuda hiçbir tereddüt yoktur.

Binali Yıldırım, Fırat’ın doğusunda da Efrîn’de olduğu gibi soykırım politikası uygulayacağız, diyor. Bakurê Kurdistan’da da bunu yapmaya çalışıyor. Urfa’da, Mardin’de bunu yapmaya çalışıyor. Şırnak’ta ve başka yerlerde her yerde Kürtleri baskılayarak, saldırarak, şehirleri yakıp yıkarak Kürtleri Kürdistan’dan uzaklaştırıp yerine başka topluluklar getirmek istiyor. Şimdi böyle bir iktidar ortadayken Kürtler ne yapmalıdır? Ekrem İmamoğlu’yla yapılan televizyon konuşmasında Binali Yıldırım’ın Efrîn’i işgal ettik, Kürtlerden temizledik oraya Suriyelileri götürdük, ben seçilirsem Fırat’ın doğusunu da temizleyeceğiz ve buraya Suriyelileri götüreceğiz, demesi Kürt soykırımıdır, insanlık suçudur. Buna karşı Kürtlerin tabi ki tutumu olacak. Binali Yıldırım’a 23 Haziran’da Kürtler bir tokat gibi cevap vereceklerdir.

Kürtlerin AKP iktidarına karşı tutumunu değiştirmesi için hiçbir neden yoktur. Zaten Kürtlerin AKP’ye oy verme durumu olamaz. Kürtlerin, demokrasi güçlerinin partisi HDP’dir. Kürtler ve demokrasi güçleri tabi ki bundan sonra da HDP’ye oy verecekler. Bu seçimde de HDP‘nin yürüttüğü stratejiyi destekleyip AKP’ye kaybettirme oyu kullanacaklardır. Bütün Kürtlerin, hastasından yaşlısına kadar herkesin buna bir tutum koyması gerekiyor. Bu yönüyle AKP’ye oy verecek Kürt kendi kimliğini inkar eden Kürt olur, yada çıkarı gereği gidip oy verebilir. Kürtlerin AKP’ye oy verebilecek hiçbir gerekçesi, hiçbir nedeni yoktur. Aksine Kürtlerin AKP’ye kaybettirmek için bin tane nedeni vardır. Bu bin nedeni Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu’yla yaptığı televizyon programında daha da netleştirmiştir, keskinleştirmiştir. Bu yönüyle de İstanbul seçimlerinde hem AKP-MHP iktidarına kaybettireceklerdir hem de Binali Yıldırım’ı bu sözlerinden dolayı cezalandıracaklardır.

Bir Kürt veya HDP seçmeninin, 31 Mart’ta AKP’ye oy vermediği halde 23 Haziran’da sandığa gitmeme veya bu seçimi önemsememe lüksü neden yok?

31 Mart’ta HDP ve Kürt seçmeninin büyük çoğunluğunun sandığa gidip AKP’ye kaybettirme yönünde oylarını kullandığı açıktır. Bunu zaten herkes kabul etmekte ve takdir etmektedir. Belki çok az bir kesim AKP-MHP faşizminin seçimle gitmeyeceğini düşünerek, neden sandığa gideyim, demiş olabilir. Doğrudur, AKP-MHP ittifakının sadece sandığa gidip oy vererek iktidarı bırakacağını düşünmek yanlıştır. Çünkü sandıktaki oyları değiştirmektedir. Ya da sandığa giren oy sonuç alamamaktadır. Bu bakımdan sadece sandığa gidip oy vererek AKP-MHP iktidarını düşürmek mümkün değildir. Ancak sandığa gidip oy verip ardından bu oya sahip çıkılırsa yine bunun yanında toplumsal mücadele yükseltilirse o zaman AKP-MHP’yi geriletmek ve iktidardan düşürmek mümkündür. Bunun 31 Mart seçimlerinde olabileceği görüldü. 31 Mart seçimlerinde AKP’nin ve MHP’nin sandıkta da geriletilebileceği, AKP’ye karşı mücadelenin bir boyutunun da sandığa gidip oy vermek olduğu görüldü. Bu bakımdan sandığa gitsem de bir şey değişmez anlayışı aşıldı. Bu bakımdan böyle düşünüp de sandığa gitmeyen HDP seçmeni de Kürtler de sandığa gidecek ve AKP-MHP iktidarına kaybettirmek için gerekeni yapacaktır.

Artık 23 Haziran İstanbul seçimi bir demokrasi referandumuna dönüşmüştür. Özellikle AKP-MHP’nin politikalarına, sandıkta çıkan iradeyi tanımamasına -bunu hem Kürdistan’da hem de İstanbul’da yaptı- artık bir cevap verilmesi gerekiyor. Ya bu anlayış geriletilip yenilgiye uğratılacak ya da bu anlayış tümden hakim olacaktır. Eğer önü alınmazsa bu iktidar ve ittifak, tamamen kendisini yerleştirerek seçimle gitmeyecek bir duruma gelecektir. Bu yönüyle böyle bir demokrasi referandumunda, hatta Kürtler açısından belki de tarihinin en önemli seçiminde ya da bir Kürt için oyunun en önemli olduğu bir seçimde Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin sandığa gidip oy vermesi gerekiyor. Demokras, Kürt halkının özgürlük mücadelesi için hiçbir seçimde olmadığı kadar oyun önemli hale geldiği bir seçimde Kürt halkının ve tabi ki demokrasi güçlerinin sandığa gitmeme lüksü olamaz. O zaman sorumsuz yaklaşılmış olur. Bu, sadece bir seçimi önemsememek değil, demokrasi ve özgürlüğü önemsememek anlamına gelir ki tabi ki Kürtlerin de demokrasi güçlerinin de böyle bir lüksü olmayacağı açıktır.

31 Mart’ta sandığa gidenler yine gitmeli ve aynı tutumu yine göstermelidir. Çeşitli nedenlerle sandığa gitmeyenler de bu seçimi tarihi bir fırsat ve dönemeç olduğunu görüp Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt halkının özgürlüğü açısından hasta da olsalar, herhangi başka bir gerekçesi de olsa bunların hepsini aşıp mutlaka sandığa gitmelidirler. Böylelikle Kürtler bilinçli bir toplum olduğunu, demokratik bilince sahip bir toplum olduğunu bu seçimde tüm dünyaya göstermelidirler. Kürtler gerçekten Türkiye’nin en önemli demokratik topluluğudur.

Gitmemek gerçekten de lüksten öteye bir durum olur. Gitmeme lüksü zaten yok, gitmesi gerekiyor ama gitmezse gerçekten sorumsuzluk olur. Yani demokrasi ve özgürlük mücadelesini, Kürt halkının özgürlüğünü, Türkiye’nin demokratikleşmesini önemsememek olur. Bu açıdan biz bütün Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin büyük bir sorumluluk duygusuyla kendi özgürlüğüne oy verme heyecanı ve coşkusuyla gidip sandığa oy vereceklerini düşünüyoruz. Öyle bağrına taş basıp, zorunlu ve mecburiyetten gitmeyeceklerdir. Kimseye oy vermiyorlar, kendilerine oy veriyorlar. Bu bakımdan sandığa gidip oy vermeyi doğru anlamak lazım. Tamamen kendilerine verilen oy olarak görüp büyük bir heyecan, coşku ve istekle, hem de büyük bir sabırsızlıkla erkenden gidip oyunu kullanmalıdır. Biz zaten Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin bunu yapacağına inanıyoruz.

AKP-MHP’nin, bir yandan Öcalan ile avukatlarını görüştürüp Binali Yıldırım’ı Amed’e gönderirken diğer yandan Kürtçe tabelaları bile söküp Xakurkê’ye işgal saldırısı yapmasının İstanbul seçimleriyle ilişkisi nedir?

Bir taraftan Önder Apo’nun avukatlarıyla görüştürülmesi, diğer taraftan Xakurkê’ye işgal saldırıları dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur. AKP zorlanıp tecridi kaldırırken başka hesaplar da yapmış olabilir ama esas olarak direnişlerin sonucunda görüşme olduğunu görmek gerekiyor.

Binali Yıldırım’ın Amed’e gidip Kürdistan demesi seçim öncesi bir oyundu. Bu kadar yapılanlardan sonra gelip bunu söylemek ve Kürt’ten oy istemek kadar incitici, hakaret edici bir durum olamaz. Bunlar seçim oyunları, toplumu aldatma ve kandırma yöntemleri olduğu gibi Xakurkê’yi işgal girişimi de önemli oranda İstanbul seçimleriyle alakalıdır. Milliyetçi kesimleri ve Kürt düşmanlarını tatmin etmek istiyorlar. Böylelikle bir taraftan Kürt düşmanları ve milliyetçiler tatmin edilecek diğer taraftan da birkaç kelime Kürtçe konuşularak Kürtler kandırılacak. Böylelikle hem Kürt düşmanlarının hem de Kürtlerin oyunu alacaklar. Bu kadar ucuz bir yaklaşım var. Siyasete bu kadar savaşı alet etmek kadar çirkin bir şey olamaz. AKP kadar savaşı, işgali siyasete alet eden başka bir iktidar görülmemiştir. Bu yönüyle de çok kirli bir iktidardır. Çok kirli bir siyaset izlemektedir. Kuşkusuz Xakurkê işgalinin uzun ve orta vadeli başka nedenleri de vardır ama kısa vadeli nedeninin İstanbul seçimlerinde milliyetçilerin oyunu almak olduğu açıktır.

HDP seçmeni olmayan, son seçime kadar da AKP’ye oy veren bir Kürt’ün veya dürüst Müslümanın, bu kez neden AKP-MHP iktidarının vebaline ortak olmaması gerekir?

Dindar Kürtlerin büyük çoğunluğu gidip HDP’ye oy vermektedir. Bu gerçekliğin görülmesi gerekiyor. Çünkü dindar Kürtler de Türkiye’nin demokratikleşmesini ve bu temelde Kürdistan’ın özgürleşmesini istiyorlar. Din istismar edildiği için, bazı Kürtler bu gerçeği göremeyerek AKP’ye gidip oy veriyor olabilir. Bunu Kürdistan’da da metropollerde de görüyoruz. Kuşkusuz dindar Kürtler bu seçimde de HDP’nin çizgisinde oy vereceklerdir, buna kuşku yoktur.

Sadece Kürtlerin değil AKP’ye oy veren dindarların da bu iktidara oy vermemesi gerekiyor. Dini bu kadar çıkara, baskıya, zulme ve hırsızlığa alet eden iktidar aslında din karşıtıdır. Önder Apo bunlara karşıt-İslam dedi. AKP’nin şu andaki duruşu karşıt-İslam duruşudur. Bugün Türkiye ve Kürdistan’da dini en kötü biçimde siyasete, baskıya, zulme ve çıkara alet eden AKP iktidarıdır. Bu bakımdan dindarların AKP’ye büyük öfke duymaları gerekiyor. AKP’ye oy veren dindarlar da gerçekten aldatıldıklarını, kendilerinin zulme ve baskıya alet edildiklerini görüp bu AKP-MHP iktidarına ders vermesi gerekiyor. AKP’nin zulmüne, haksızlığına ve baskısına alet olmamaları gerekiyor. Kürt soykırım politikalarına alet olmamaları gerekiyor. Sadece dindar Kürtlerin değil bütün dindarların bu soykırım politikalarına alet olmaması gerekiyor.

Türkiye’de dinin bu kadar zulme, baskıya ve sömürüye alet edildiği görülmedi. Böyle bir şey olmadı. AKP’nin yaptığı, şu anda herkese zulüm yapmaktır. Hak, adalet ve vicdanı bir tarafa bırakmaktır. Bu kadar vicdansızlığa, haksızlığa, adaletsizliğe ve hukuksuzluğa dindarların ortak olmaması, aksine sandığa giderek AKP iktidarına kaybettirmesi gerekiyor. O zaman dindarlıklarına uygun davranmış olurlar. Hak, adalet, vicdan ve ahlaka göre davranmış olurlar. Bu seçimde mutlaka dindarlar da bu muhasebeyi yapacak ve AKP iktidarına da gereken dersi vereceklerdir.

AKP-MHP iktidarı, bu kez de İstanbul’da tokat yerse bunun tüm Kürtler, demokrasi güçleri, hatta Türkiye için hayırlı sonuçları nelerdir, şu veya bu şekilde İstanbul’da ‘kazandığında’ olumsuz yansımaları neler olur?

İstanbul’da AKP-MHP ittifakı kaybederse otoriter, Kürt ve demokrasi düşmanı tek adamlığa dayanan bu sistem önemli bir darbe yiyecektir. İstanbul’u kaybetmek demek aslında Türkiye’nin böyle bir iktidarı istemediği anlamına gelir. Demokrasi ve özgürlük güçleri psikolojik olarak üstünlük elde ederler. Son 16-17 yılda siyasi anlamda psikolojik üstünlüğü hep AKP elde tuttu. Demokrasi ve özgürlük güçlerini, sosyalistleri geriletti. Onların elindeki psikolojik üstünlüğü aldı. Bir yönüyle de Türkiye’yi bu psikolojik üstünlükle yönetti ve seçimleri böyle kazandı. İstanbul seçimlerini kaybettiğinde artık eskisi gibi kendine güvenen, psikolojik üstünlüğü olan bir AKP iktidarı olmayacaktır. İçeride ve dışarıda bu iktidarın gidici olacağı görülecektir. Birçok kesim içeride ve dışarıda bu iktidar gitmez deyip destek verdiler, iktidara yaltaklık yaptılar. İstanbul seçimlerini kaybederse artık AKP-MHP ittifakına dayanan bu hükümete destek azalacaktır. Bu yönüyle tabi önemli sonuçları olacaktır. Öte yandan demokrasi güçleri, ittifakı temelinde böyle bir sonuç ortaya çıktığı için demokrasi güçlerinin ittifakının önemi anlaşılacak. Türkiye tarihinde bir türlü bir araya gelemeyen demokrasi güçleri bundan sonra Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından bir araya gelmenin önemini kavrayacak, bu yönlü birlikte hareket etme ve mücadele etme eğilimleri güçlenecektir. Bunun da Türkiye halkları açısından çok büyük kazanımları olacaktır.

Kürtler açısından da çok önemli sonuçları olacaktır. Hem İstanbul’daki, metropollerdeki Kürtler özgürlük ve demokrasi mücadelesine katkılarının büyüklüğünü, kendilerinin duruşunun anlamını görerek büyük bir moral kazanacaklar. Bundan sonra demokrasi ve özgürlük mücadelesinde daha aktif yer alacaklar ve bu sorumluluğu sürekli taşıyacaklar. Öte yandan Kürdistan’daki halk da metropoldeki Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yanında olduğunu görecekler, bu yönüyle her zaman yanlarında böyle bir büyük gücün Türkiye cephesinde böyle bir Kürt ve demokrasi gücünün olduğunu görerek demokrasi ve özgürlük mücadelesini daha özgüvenle yürüteceklerdir. Geleceğe daha güvenle bakacaklardır. Bunlar tabi önemli sonuçlar doğuracak ve İstanbul seçimleri kazanıldığı takdirde bunun sonuçları önümüzdeki döneme yansıyacaktır. AKP iktidarı eskisi gibi demokrasi ve özgürlük güçlerinin üzerine kolay gidemeyecektir. Artık karşısında güçlü bir muhalefetin olduğunu görecektir. Her an karşısına Gezi’den daha büyük toplumsal hareketlerin çıkabileceğini görecek, bu yönüyle de haddini bilecektir.

Hatta İstanbul seçimlerini kaybettikten sonra artık yönetim kabiliyetini kaybedeceğinden erken seçime de gidebilir. Eğer erken seçime gitmez ve eski politikalarında da ısrar ederse bunun karşısında toplumsal mücadele önüne çıkacaktır. Şimdiye kadar şikayet ettiğimiz, toplum mücadele etmiyor biçimindeki yaklaşımlar aşılacaktır. Toplum tüm demokrasi güçlerinin bir araya gelmesiyle birlikte AKP’yi kaybettiği iktidarı bırakmaya zorlayacaktır. Seçimle gitmeyen AKP iktidarının toplumsal mücadeleyle gitmesinin önü açılacaktır. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Ama AKP İstanbul’da seçimleri kazanırsa bu, iktidarını sürdürmesine imkan verecektir. Hatta ilk seçimler hileyle kazanılmıştı, kazanan bizdik diyerek moral düzeyini yükseltecek ve buna dayanarak düne kadar izlediği otoriter, faşist ve baskıcı politikalarını sürdürecektir. İstanbul seçimlerini kazandığında hem Kürt halkına hem de demokrasi güçlerine yönelik saldırılarını artıracaktır. Eğer İstanbul seçimini kazanırsa yayılmacı politikalarında ısrar edecektir. Binali Yıldırım’ın İmamoğlu’yla yaptığı televizyon programında Suriye’ye gireceğiz demesi aslında seçimleri kazanması halinde bu planlamanın devreye konulmaya çalışılacağı anlaşılmaktadır.

Türkiye içeride ve dışarıda büyük sıkıntılar yaşıyor. Bunu yaşatan AKP-MHP ittifakına dayalı politikalardır. Bu politikalar da sürdürülmeye çalışılacaktır. Otoriter ve faşist güçler eğer karşılarında güçlü bir muhalefet ve mücadele görmezlerse her zaman politikalarında ısrar ederler. Faşist ve otoriter güçler iktidardan düşürülmeyene kadar politikalarında ısrar ederler. Bu yönüyle İstanbul seçimleri AKP-MHP ittifakı tarafından kazanıldığında Türkiye’nin ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal olarak en önemli şehrinin kendilerine destek verdiğini düşünerek bundan önceki yürüttükleri politikada ısrar edeceklerdir. Bu, Türkiye halkları ve Kürt halkı açısından yeni sıkıntılar ve acılar demektir. Bu açıdan Türkiye’deki mevcut sıkıntı ve acıların sürmesi istenmiyorsa o zaman AKP iktidarının kazanmasını engelleyecek yaklaşımı, tutumu göstermek gerekmektedir.

Sandık başından oy sayımına, tutanaktan kamuoyuyla paylaşılmasına; seçmen iradesine, sandığa, oya ve pratik ifadesine kadar CHP ve HDP başta olmak üzere demokrasi güçleri ve aktif seçmenler nasıl bir duruş göstermeli?

Şimdi bir Türkiye gerçeği var. AKP-MHP ittifakına dayanan faşist iktidar seçimle iktidardan gitmek istemiyor. Bütün otoriter rejimlerde, diktatörlüklerde bu gerçeklik olduğu gibi, şu andaki tek adama dayalı AKP iktidarında da gerçeklik budur. Bunu birçok seçimde gördük. Referandumda gördük. Aslında AKP kaybettiği halde hile ve oyunlarla bu seçimleri kotardı. Nasıl ki 7 Haziran 2015 seçimlerinde iktidarı kaybetti ama bırakmadı, sonrasında da bütün seçimlerde devlet imkanlarını kullanarak, hile ve baskı yaparak, YSK’yı, il ve ilçe kurullarını kullanarak iktidarını sürdürdü. Bu gerçekliği bilmek gerekiyor. Bu durumu kamuoyu artık bilince çıkarmıştır. Kamuoyu, 24 Haziran seçimlerinde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce’nin, CHP yönetiminin halkın iradesine sahip çıkmadığını kabul etti ve eleştirdi. 31 Mart seçimlerinde de aslında aynı durum yaşanacaktı. Nitekim Binali Yıldırım’ın kazandığı söylendi ama İmamoğlu ısrarlı oldu, CHP bu defa daha fazla üzerinde durdu, kamuoyu bu konuda daha duyarlı oldu. Böyle olunca yerel seçimlerde istediği sonucu alamadı. Yerel seçimlerde açık ara bir hile yapamadığı için, daha doğrusu demokrasi güçlerinin oyları açık ara AKP-MHP ittifakının oylarından fazla olduğu için istediği sonucu alamadı. İstanbul’da yapacaktı ama bu da engellendi ve bu seçimde şu görüldü; seçime gidip açık ara kazanmak gerekiyor ve oylara sahip çıkmak gerekiyor. Bu yönüyle 31 Mart önemli bir tecrübe oldu. Şimdi AKP-MHP ittifakı İstanbul seçimlerini çok önemli görüyor. Devlet Bahçeli beka sorunu dedi. Gerçek bir beka sorunu varsa AKP-MHP ittifakı için, bu İstanbul seçimleridir. İstanbul seçimlerini kaybederse iktidardan düşmüş olacaklar. Her ne kadar genel seçime dayanarak biz iktidarda kalacağız deseler de aslında yerel seçimdeki sonuçlar AKP’nin iktidardan düştüğünü açıkça göstermektedir.

Türkiye’nin en büyük 7-8 ilinde kaybetmek iktidarı kaybetmek anlamına gelir. Bu yönüyle hileyle, baskıyla, oyları iptal ettirerek ya da farklı yazdırarak İstanbul seçimini kazanmak isteyeceklerdir. Bunu tüm demokrasi güçlerinin de sandığa gidip AKP-MHP’ye kaybettirmek için oy verenlerin de bilmesi gerekiyor. Sadece sandığa gidip oy vermek yetmiyor. Sandığa gittim AKP-MHP’ye kaybettirecek oy verdim demekle AKP-MHP iktidarına kaybettirilmez. En başta da oylara sahip çıkmak gerekiyor. Birinci husus bu. Oyları çaldırmamak gerekiyor. Oyların boşa gitmesini engellemek gerekiyor. Bu konuda bütün partiler; CHP’dir, HDP’dir, tüm demokrasi güçleridir, hepsinin bu seçimde oylara titizlikle sahip çıkması gerekiyor. Yoksa AKP-MHP faşist ittifakı sandıkta kaybeder ama masada kazanır. Sandığa AKP-MHP’ye kaybettirmek için oy verenler oylarına sahip çıkmadığı için AKP anayasa referandumda, başkanlık seçimlerinde 24 Haziran’da olduğu gibi ben kazandım der, erkenden kazandığını ilan eder. 31 Mart’ta yapıp başaramadığını bu defa başarmak isteyebilir. Bu yönüyle kesinlikle demokrasi güçlerinin seçim günü öncesi, seçim günü ve sonrasında AKP-MHP iktidarına hile yaparsanız dünyayı başınıza yıkarız mesajı vermesi gerekiyor. Hile yapmanıza müsaade etmeyiz. Yaparsanız sonuçları ağır olur mesajı vermeleri gerekiyor. Oylarına sahip çıkacaklarını, ne olursa olsun bu oyların üzerinde oyun oynanmasına izin vermeyeceklerini göstermeleri gerekiyor. Bu konuda örgütlü bir duruş göstermeleri gerekiyor. Eğer örgütlü bir duruş gösterirlerse ve bu konuda kesinlikle sandığa sahip çıkacaklarını gösterirlerse, AKP-MHP ittifakı hile yapmaya, zorla seçimi almaya cesaret edemez. Çünkü sonuçlarının çok ağır olacağını düşünür, kaybedeceklerini düşünür ve sandıkta verilen oylara razı olurlar. Kaybettikleri İstanbul seçimini, İstanbul belediye başkanlığını kazananlara bırakmak zorunda kalırlar.

Bu gerçeklikler ışığında halk kesinlikle sandıklardan, sandık başlarından ayrılmamalı, son ana kadar, seçimlerin tamamen netleşmesine kadar sandık başında kalmalılar. Zaten bu defa sadece İstanbul seçimleri olduğundan sonuçlar Türkiye seçimlerinde olduğu gibi uzun sürmez. Kısa sürede belli olur. Şu da bir gerçekliktir; İstanbul seçmeni daha bilinçlidir, yani diğer alanlardaki seçmenlere göre. Bu yönüyle demokrasi güçleri İstanbul seçimlerine sahip çıkabilir. AKP-MHP’nin bütün oyunlarını engelleyebilir. Geçmiş pratikten bellidir; AKP-MHP iktidarı kesinlikle yüklenecektir, devlet imkanlarının hepsini kullanacaktır. Her türlü hile, oyun yapılacak, baskı ve zor kesinlikle kullanılacaktır. Bunu boşa çıkaracak kadar da örgütlü ve disiplinli olmak lazım. Ciddi yaklaşmak lazım. Hiçbir gevşeklik göstermemek gerekiyor.

Özellikle Kürt halkı bu konuda duyarlı olmalı. Kesinlikle bu seçim sonuçlarının esas olarak Kürt halkının özgürlük mücadelesini ilgilendirdiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesini ilgilendirdiğini; bu açıdan da herkesten daha fazla kendilerinin oylarına sahip çıkmaları gerektiğini bilmeli. Biz oyumuzu verdik, evimize gidelim denmemeli. Biz oyumuzu verdik, İmamoğlu seçilir mi seçilmez mi dememelidir. Sorun İmamoğlu, CHP değildir. Sorun Kürt düşmanı olan, Kürt soykırımı politikası izleyen ve bu konuda ısrarlı olan AKP-MHP’ye kaybettirmektir. AKP-MHP’nin İstanbul seçimlerini kazanarak iktidarını güçlendirmesi demek Kürt soykırımının devam etmesi anlamına gelecektir. Bu açıdan başta Kürtler olmak üzere tüm demokrasi güçlerini ilk önce sandığa gitmeye, sonra da sandık başında duyarlı olmaya, sandığa ve oylarına sahip çıkmaya çağırıyoruz.

 

ANF/BEHDÎNAN