
Rojava’deki Kürtler’in bağımsız hareket etmesi elbette başta Türkiye devleti olmak üzere birçok kesimi rahatsız etti. Ankara yönetimi Suriye isyanın başlamasından itibaren akıl verdiği ‘Kardeşi Esad’dan’ özellikle Müslüman Kardeşler’in siyasal sistemde yer almasına olanak sağlayacak reformlar istedi ve Kürtler’in statüsünün değişmemesini talep etti. Ancak Şam, dış destekli muhaliflere sistemde yer vermemesi ve hatta onlara karşı güç kullanması buna karşı da ülkede bir güç olan Kürtleri karşısına almamasıyla, Türkiye dış politikasında değişikliğe gitmek zorunda kaldı.
Türk Başbakanı Erdoğan’ın ‘Kardeş Esad’ı birden ‘diktatör Esad’ oldu ve ‘komşularla sıfır sorun politikası’nı bir kenara iterek savaş tamtamları çalmaya başladı. Salih Muslim’e göre Türkiye, Esad rejiminin attığı adımlarının devamını geleceğini düşündü. Ki Esad rejimi Kürtleri kendi yanına çekmek o da olmuyorsa dış destekli muhaliflerin yanında yer almaması için bir anayasa komisyonu kurdu. Bu komisyonun bir üyesi de Kürt’tü. PYD Eşbaşkanı Muslim’in de aralarında bulunduğu bir heyet giderek bu komisyonla görüştü. Heyet, Kürt kimliğinin anayasal olarak kabul edilmesini talep etti. Ancak komisyon bu isteği reddetti. Esad’ın Baas rejimi bir taraftan Kürtlere vaadlerde bulunup oyalamaya çalırşırken, Türkiye de Kürt karşıtı muhalifleri biraraya getirerek hem Esad’a ‘Kürtlerin, eski statünün devam etsin, yoksa muhalifleri desteklerim‘ ile gözdağı verdi hem de Esad sonrası oluşacak olası rejim değişikliğine hazırlanmış oluyordu.
Süreci izleme ve örgütleme
Suriye isyanında izlenecek yolu açıklayan Kürtler ise bir yandan tarafların tavırlarını izlerken diğer yandan da Rojava’da halkı örgütlüyor, kurum ve kuruluşlar kurmaya başlıyordu. Aslında Suriye isyanı PYD için büyük bir fırsattı. Zira 2007 yılında yapılan PYD üçüncü kongresinde Demokratik Özerklik’in hayata geçirilmesi kararı alınmıştı. Bundan sonrasını PYD Eşbaşkanı Muslim’den dinleyelim:
“Demokratik Özerklik projesini 2007 yılından bu yana uygulamaya çalışıyorduk. Ancak fırsat bulamıyorduk. Ancak devrimle herşey değişti. Öncelikle şunu söyleyeyim; herkes bu rejimin birkaç ayda en fazla 6 ayda gideceğini düşünürken biz bu sürecin en az 2 yıl olacağını öngördük. Yani hazırlıklarımızı yaparken bunu da gözönüne aldık. Biz her durumu düşünmek durumundaydık. Olası bir dış müdahaleyi de gözardı etmedik. Türkiye’nin müdahale edebileceğini tahmin ettik. Buna göre hazırlık yaptık. Biz “halk örgütlü olunca herşeyi yapabilir ve elde edebiliriz” diye düşünüyorduk zaten. Bu bakımdan bütün kadrolar örgüt çalışması, örgütleme çalışması yaptı. İşte Batı Kürdistan Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) kuruldu. 24 saat durmadan şehir, ilçe, kasaba, köy demeden her yerde halkı örgütledik. Yine dış müdahaleye karşı halkımızı hazırlıyorduk, savunma birliklerini devamlı güçlendiriyorduk. Biz halkımızın yanında durduk. 2011 yılının sonlarına doğru da halk meclislerini kurduk. Bu sürece böyle hazırlandık. Tabii bunu diğer partilerden bağımsız yaptık. Biz kurumlar oluştururken, halkı örgütlerken diğer partiler bize gülüyordu, ‘devrim varken siz halkı örgütlüyorsunuz, meclis ve derneklerle uğraşıyorsunuz’ diyerek dalga geçiyorlardı. Tabii biz kimseye kulak asmadık. Bildiğimiz yolda yürüdük.”
Esad’ı isteyen ve istemeyenler
2012 Haziran ayına gelindiğinde Suriye’de saflar netleşmeye başladı. Suriye’deki halk üçe, uluslararası toplum da ikiye bölünmüştü. Bir kesim Esad rejiminin devamını isterken, bir kesim ise sadece Esad’ın gitmesini istedi. Bir kesim ise Suriye’nin artık ‘çoğulcu ve demokratik’ olması için mücadele ediyordu.
Esad’ın gitmesini istemeyenlerin başında Nusayriler geliyordu. Zira Nusayriler, Esad’ın yerine gelecek olan Müslüman Kardeşler’in hışmından korkuyordu. Baas rejiminin gitmesinden yana olmayan diğer bir kesim ise ticaretle uğraşanlardı. Yine Ortadoğu’da Şii hilalin kırılmasını istemeyen İran da Esad’ın gitmesini istemeyen cephede yer alıyordu.
Esad’ın karşısında da iki blok yer alıyordu. İlk blokta yer alan İslamcılarla liberaller, iktidarın kendilerine verilmesini istiyordu. Bu cephenin öncülüğünü Müslüman Kardeşler yapıyordu. Ülkede hiçbir kurumu olmayan ve 1980’lilerden bu yana ülke içinde hiçbir siyasi faaliyeti olmayan Müslüman Kardeşler, ‘Arap Baharı’yla esen ‘ılımlı İslam’ın kaymağını yemek istiyordu. Sözkonusu örgüt, Batı medyası aracığıyla sokaklara çıkan halkı kendi yandaşları olarak lanse etti ve yurtdışında yaşayan Suriyelilerin kendilerine destek verdiğini savunuyordu. Bu muhalifler, siyasal sistemde yapacağı değişikliği anlatmak yerine Esad’ın kesinkes gitmesini istiyordu. Bu muhaliflerin arkasında ilk olarak Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan durdu. Daha sonra Batı ülkeleri de bu muhalifleri desteklemeye başladı.
Gerçek değişim isteyenler de var
Suriye’de gerçek değişimi isteyen ise muhalifler Ulusal Koordinasyon Kurulu çatısında biraraya geldi. Sosyalistler, komünistler, insan hakları savunucuları ve aydınlardan oluşan bu blok, Baas rejiminin yıkılmasını, Suriye’deki renkleri içinde barındıran bir siyasal sistemin kurulmasını istiyordu. Bu çatının altında ülkedeki her halk yer aldı.
Kürtler ise bütün taraflara şartlarını sunarak “taleplerimizi kabul edenle yürürüz” mesajını verdi. Bu dönemde muhaliflerle görüş alışverişinde bulunan Kürtlere Baas rejiminde bir davetiye geldi. Gelen davetiyede Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Kürtlerle bire bir görüşeceği yazılıyordu. Birlikte hareket eden Kürtler, Esad’la görüşmek için öncelikle halka karşı sürdürülen saldırıların durmasını istedi. Ancak saldırılar devam edince 12 Kürt partisinin yetkilileri ortak karar alarak Esad’dan gelen görüşme talebini reddetti.
Diğer muhalif gruplar da Kürtleri kendi cephesinde yer almasını istiyordu. Kürtler bunlarla da ilişkisini kesmedi. Ancak Suriye’de sadece statükonun adını değişmesini isteyen dış güçler, desteklediği İslamcı ve liberallere Kürtler’in haklarını anayasal güvenceye alınmaması yönünde salık veriyordu.
Yeni güç yeni blok
Sosyalistler, komünistler ve insan hakları savunucuların yer aldığı blok ise hiçbir şart öne sürmeden Kürtler’in haklarının anayasal güvenceye alınacağını ve Kürt kimliğinin tanınacağını kabul etti. Birlikte hareket eden 12 Kürt partisi de bu çatının altında olmayı kabul etti. Kürtler’in katılımıyla bir anda Suriye’de bir güç haline gelen bu blok, kara propangaya maruz kaldı. Üyelerinin birçoğunun Suriye’de olması ve Şam’da toplantılar yapmasından dolayı bu bloğun Esad rejimiyle ilişkili olduğu öne sürülmeye başlandı. Yine Kürtleri bu cepheden koparmak için girişimler başladı. Suriye isyanından bu yana birlikte hareket eden Kürtler ilk kez ayrı cephelerde yer alarak güçlerini ikiye böldü.
Kürtlerde koltuk sevdası
PYD Eşbaşkanı Muslim, Kürtler’in ikiye bölünmesinin en büyük sebebini bazı Kürtler’in koltuk sevdası ve iktidar hırsı olduğunu gösteriyor. Muslim bu süreci şöyle anlattı: “Öncelikle bizim tekli politika bazılarını korkuttu. Biz 12 Kürt partisi, komünist, sosyalistler, insan hakları savunucuları biraraya gelerek Ulusal Koordinasyon Demokratik Güç Birliği’ni kuracaktık. Bu oluşum Kürtleri anayasal olarak kabul ediyordu. Tabii o zaman bu Ulusal Meclis filan diye birşey yoktu. Tabii bizi izliyorlardı. Kürtler bir güç olunca İslamcı ve liberalleri biraraya getirilip Kürt varlığını yok edilmesini ve eski politikaların sürdürülmesi için bir çabaya girildi. 30 Haziran 2011 tarihinde Ulusal Koordinasyon Demokratik Güç Birliği’nin kurulduğunu resmen açıkladık. Sıra imzalar atılmaya geldi. Orada 12 Kürt partinin temsilcileri de hazır bulunuyordu. Ancak 7 parti imzayı atmadı. Sadece 5 partinin temsilcileri imza attı. İmza atmayanlar 2005 yılında kurulan Şam Deklarasyonu’nun bir parçasıydı. İmza atmayanlar bize “Şam Deklarasyonu ve başka Arap Partilerle görüşeceğiz onları da bu oluşuma dahil edeceğiz ve beraber imzalayacağız” dedi. Bunlar gittiler ve bir daha gelmedi. Daha sonra onların gelmeme sebeplerini öğrendik. Şam Deklarasyonu bazı sözler almış. “Bunlara ABD destek verecekmiş, dış güçler destekleyecekmiş, iktidara daha yakınlarmış. Bize kimse kulak asmazmış, bizim geleceğimiz yokmuş“ bahaneleriyle gittiler. Ve böylece Kürtler ilk kez bölündü. Ancak farklı cephelerdeyiz diye ilişkilerimiz kesilmedi. Yine görüşüyorduk, ‘neler doğrudur’ diye tartışıyorduk. Kürtler’in menfaati için ortak politikayla hareket edeceğiz dedik.”
Antalya toplantısı
Ulusal Koordinasyon’dan ayrılan partiler, İslamcı ve liberal kesimle ilk kez Türkiye’nin Antalya kentinde biraraya geldi. Haziran ayının başında Antalya’da yapılan toplantıya Müslüman Kardeşler damgasını vurdu. Bu toplantıya 54 Kürt katıldı. Bu toplantıda ‘Suriye Ulusal Konseyi’nin kurulması kararı alındı. Söz konusu konseyin kurulması için de aralarında Kürtler’in de bulunduğu bir ‘istişare kurulu’ oluşturuldu. Toplantıya 2005 yılında Esad güçlerince gözaltında katledilen Kürt dini lider Şeyh Muhammed Maşuk Xaznevi’nin oğlu Şeyh Muhammed Murat el Xaznevi de katılmıştı. Xaznevi, Ortadoğu Stratejik Araştırma Merkezi’ne verdiği röportajda toplantıda Kürtler’in taleplerini dile getirdiğin ve “En önemli talebimiz Kürtler’in haklarının anayasada yazılmasıdır. Biz Suriye’de Kürt milleti olarak varız. Biz yabancı değiliz. Kendi toprağımız üzerinde yaşıyoruz. Nasıl Arap bir vatandaş her hakkını kullanıyor aynı şeyi Kürtler için de istiyoruz. Anayasada eşit olmak istiyoruz” diye eklemişti.
Oysa ki, Temmuz ayında İstanbul’da tekrar biraraya gelen muhalifler, Kürtler’in haklarını kabul etmeyeceklerinin ilk sinyalini vermişti. Söz konusu toplantıda Kürtler, ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’ndeki ‘Arap’ kelimesinin çıkarılmasını istemiş ancak muhalifler bunu kesin bir dille reddetmişti. Kürtler de toplantıyı terketmişti. Ekim ayında resmen ilan edilecek Suriye Ulusal Konseyi için yapılan çağrı ise Kürtleri tamamen safdışı etmekti. Zira toplantı öncesi biraraya gelen muhalifler ‘Suriye’nin toprak bütünlüğü esas alınacak’ diyerek Kürtler’in federasyon, Demokratik Özerklik talepleri daha Konsey kurulmadan reddetmişti. Ekim ayının başında Konsey kuruluşunu ilan etti.
Bu arada Suriye Ulusal Konseyi, Esad rejiminin yıkılması için diplomasi yürütülürken, aynı yılın Temmuz aylarının sonlarına doğru da Suriye Hava Kuvvetleri albaylığından istifa edip muhaliflerin safına geçen Riyad Esad komutanlığından Hür Suriye Ordusu (HSO) kurulmuştur. Komuta merkezleri Türkiye’de olan bu muhalifler, Esad rejimini silah zoruyla devirmeyi amaçlıyordu. Ve bunlar da Kürtler’in Demokratik Özerlik ve federasyon taleplerine karşıydı. HSO komutanları Kürtlere yönelik düşmanca açıklamalar da bulunuyor, Kürtler’in taleplerinin kabul edilemez olduğunu ileri sürüyordu. DEVAM EDECEK
DENİZ BAŞPENİR
Halklar mozaiği ve Derik
Derik'e vardığımda fazla kalmayacaktım. Sadece bir gece kalmak itiyordum, ancak merak biraz fazla kaldım. Gittiğim yerleri bir günde olsa görmeden, içinde gezmeden, oradaki yaşamı izlemeden çekip gitmek istemiyordum. Derik’te de öyle yaptım. Ertesi gün kentin içine doğru, kentin içindeki yaşam akışının içine doğru kendimi bıraktım. Daha ilk adımda kentin içindeki çok renklilik, çok dillilik, çok kültürlülük göze çarpıyordu. Kürt, Arapların, Asurilerin, Süryanilerin, Keldanileri, Ermenilerin kentteki dükkanlarda, pazar yerindeki ihtiyaçlarını karşılamak için konuştukları dillerden bunu fark etmek mümkündür.
Derik'a Hemko'da (Derik) yaşayan Ermeni, Keldani, Asuri, Süryani azınlıklar 1920’li yıllarda Türkiye devletinin göç ettirme ve katliam uygulamalarından Kuzey Kürdistan’daki Muş, Sason, Botan’daki köylerinden kaçarak gelip yerleşmişler. 80’li yıllara kadar kıt kanatta olsa köylerinde çiftçilik yaparak geçimlerini sağlamışlar. Ama köylerine hizmetin götürülmeyişi, yol, elektrik ve su gibi temel alt yapı sorunlarının çözülmemesi yavaş yavaş onları köylerinden Derik’e göç ettirmişler. Derik’e taşınmalarından çok fazla şikayetçi değiller. Çünkü Derik’te Kürtlerle birlikte kardeşçe yaşamaya devam etmişler. Ancak ne olursa olsun hiçbir yerdeki yaşam köyümüzdeki yaşam gibi güzel olamaz diyen Asuri İsa Sefer şunları anlatıyor, “Biz çocuklar, yeni yetişen nesil köylerimizin o koşullarını yaşamak istemediğimiz için kente taşındık. Ama babam ve annem köyümüzü bırakıp gelmediler. Zaten kuzeyde bırakıp geldiğimiz köyümüzü unutabilmiş değiller. Durmadan onu anlatıyorlar. Onu korkudan bırakıp geldik. Ama bu sefer canımızda gitse, bir daha köyümüzü bırakmayacağız."
Asuri, Ermeni, Süryani, Keldanilerin yöredeki en eski kiliselerinden biri olan Dêrê Adra kilisesi Derik’in kent merkezindedir. Onunla birlikte kentte yaşayan Hıristiyan halkların ibadetlerini yapmak için dört kiliseleri var Derik’te. Derik’teki kilise sayısı kadar Sünni Kürtler ve Araplar için cami var. Bu da Derik’teki inançlar, kültürler, diller, azınlıklar, halklar arasındaki birbirine karşı ne kadar saygılı olduklarını gösteriyor.
Ayndiver’deki Roma köprüsü
Aslında Derik’in her yeri, her şeyi tarihin derinliklerindeki insanlığı anlatıyor. O dönemden kalma değerleri anlatıyor. Bunu en güzel Derik’teki tarihi Adra Ermeni kilisesi anlatıyor. Yine Derik’in içindeki Travez kışlası yakın tarihte Fransızların sömürgeciliğini belgeliyor. Ayndiver köyüne gitmek için sabah erkenden ayarladığımız köy minibüsüyle yola çıktım. Araba Cudi dağına doğru gidiyor gibi yol alıyordu. Cudi dağını karşımıza almış yol alıyorduk. Zaten köyün tepeden Dicle suyuna bakan yerine ulaştığımızda Cizira Botan’ın güzel ama biraz hüzünlü görüntüsüyle karşı karşıya kaldık. Suyun başına kadar indik. Elimize uzatsak Cizre’ye dokunacak gibi his ettim kendimi bir anda. Oysa uzaktı. Tam karşımdaki Cudi dağı ve eteğindeki Cizre’yi izledim. O an yanımdaki Ayşe'nin uyarısıyla ve eliyle gösterdiği yerde bir asker kulübesini gördüm. Ve eklemeye başladı, "Dayım İsmail 23 yıl önce üç arkadaşıyla orada suyu geçerken askerlerin pususuna düşüp yaşamını yitirmiş. İçindeki askerler aynı değil, ama aynı şeyin nöbetini tutuyorlar. Buraya gelince hep bakıyorum, bir gün oradan dayımın çıkıp geleceğini sanıyordum" diyen Ayşe adındaki genç kız böylelikle bana "Ava Mezin" şarkının da kimler üzerine ve ne zaman bestelendiğini de söylemiş oluyordu.
Bir anda dalıp gitmişti Ayşe, o beni Cizre’nin sihirli görüntüsü karşısında daldığım dalgınlıktan kurtarmaya çalışırken bir anda dayısını hatırlayıp kendisi dalmıştı bu kez. İşte o an hemen sağ tarafımdaki köprüyü fark ettim. "Bu da, ne zaman yapılmış" dememle kendine gelen Ayşe bu Roma İmparatorluğu zamanında yapılmış tarihi bir köprüdür. Ama gördüğün gibi şimdi sadece her iki tarafta bu kalıntıları kalmış durumda diyerek Ayndiver ile suyun öte yakasında Cizre’nin altında kalmış tarihi Roma köprüsü hakkında da bilgi vermiş oldu.
Devrim’in sahipleri…
Hava kararmadan Tarihi Ayndiver köyünden ayrılıp Derik’e gitmek için yol çıktık. Yolumuz çok uzun değildi. En fazla on beş dakika kadar çekebilirdi. Erken gitmenin nedeni gündüz gözüyle Derik’i görmekti. Aslında Derik’ten çok yolumuzun üzerinde bu devrimin sahiplerinden biri olan Xebat Derik’in mezarını görmekti. Ayndiver’den ayrıldıktan yaklaşık on dakika sonra mezarın başındaydık. Mezar’ın olduğu yer eski bir köydü. Ama şu an köy kalmamıştı. Köy yerinde eski evlerin kalıntıları kalmıştı sadece. Ama yinede mezarlıkta insanlar vardı. Belli ki Gerilla komutanı Xebat Derik’in mezarını ziyaret etmeye gelmişlerdi. Çünkü Rojava’da gerçekleşen devrimin gerçek sahipleri onlardı. Xebat Derik ve onlarca yiğit yoldaşının yıllarca dağlarda, kentlerde yürüttükleri mücadele bu günleri yaşatmıştı Rojava halklarına. Mezarlığa gelenler belki de onlara teşekkür etmek için gelmişlerdi. Çünkü Xebat Derik gibi bu topraklarda doğup büyüyen yüzlerce genç kız ve yiğit delikanlı canlarını bu devrimin gerçekleşmesi için vermişlerdi. O yüzden bu devrimin gerçek sahipleri onlardır. Derik ve Rojava halkı zaten bunu böyle kabul ediyor. O yüzden akşamüzeri hava kararmak üzere olmasına rağmen mezarı başında ziyaretinde bulunmaları onu gösteriyor.
Yıllarca gerilla komutanlığını yapan Xebat Derik’in mezarının olduğu yer Cudi, Gabar, Herekol dağlarına bakıyor. Yaşamını yitirmeden önce sanki beni gömeceğiniz yerden bu dağlar görünsün gibi vasiyetini yapmış gibiydi. Çünkü o dağlarda yıllarca aç, susuz, yorgun, kan ter içinde, karanlık gecelerde, aydınlık günlerde gerilla komutanlığını yapmıştı. Adım adım gezmişti o dağları. Hala dağ yollarının hepsinde ayak izleri var onun. O dağların hangi yerinde hangi otların bittiğini, hangi çiçeklerini açtığını biliyordu. Şimdi kendisi orada değildi, bir ihanetçinin kurşunuyla vurulmuştu. Ama gömüldüğü yerden o dağları seyir etmeye devam ediyor. Her sabah onlara düşen güneşin ilk ışınlarını görüyor. Akşam güneş batarkenki ufkun kızarıklığına tanıklık yapıyor… Mezarında sessiz, sedasız bir şekilde yatarken gözleri hala Cudi’de, Gabar’da, Herekol’dadır Xebat Derik’in… Ve birde defalarca vurup geçtiği, geri döndüğü, Dicle suyunun göründüğü yerdeki mezarından kuzu sessizliğinde akıp giden Dicle’ye bakıyordu Xebat Derik…
Bu duygularla mezarın başından ayrıldık. Birkaç dakika içinde de yeniden Derik’e vardık. Yarın ise Qamişlo’ya olacağız.