„Tek adam“ karar veriyor, „sağlığa zararlı“ olduğuna hükmedilen kitaplar yasaklanıyor, yayınlar kaynağında imha ediliyor, beğenilmeyen düşünceler, „bertaraf edilecek düşman“ listesine yazılıyordu.
Rejimin adı cumhuriyet, „demokrasi“ kavramı nefret sözü, ama „Majesteleri“nin, üyeleri tayinle gelen bir parlamentosu da vardı. Şair ve yazarlarının dilinde yurttaşlar, „mutluluk deli“ydi. Çünkü sınıfı, imtiyaz yok, herkes „kaynaşmış bir kitle“ydi. Okul öğrencilerinin bağırdıkları marşlarda, ülke demir ağlarla birbirine bağlanıyor, „on yılda onbeş milyon medeni insan“ yaratılmış oluyordu.
Ve Kürdistan kimliği, kişiliğiyle, „medeniyetin“ yasaklar çemberinde, ülkenin adı, insan isimleri, dili yasak, haklar, baştan aşağı özgürlükleri, „yüksek medeniyete erişme“ adına namluların çaprazındaydı. Kürtler kimsenin yurdunu işgal ve talan etmemiş, evini barkını yakmamış, insanları topluca kırmamış ama, yakıştırılan tanımlama „eşkıya“ idi. Kırımdan arta kalanlar, daha sonra Hitler’in taklit edeceği üzere, tuvaleti olmayan, havalandırma delikleri de kapalı vagonlarla, günler boyu götürüldükten sonra dili, kültürü, yaşama biçimi yabancı, üstelik düşman gözüyle gören topraklara dökülerek, „Kürtler mezara gömüldü, bitti“ deniyordu.
Kürtler, yıllar sonra toparlanıp, isyan ateşleri yakınca, Turgut Özal ve Süleyman Demirel ikilisi, „kıra, yaka bitirme“ hayaletini, yeniden Kürdistan üzerinde dolaştırmaya başladılar. 1990’ların sonlarında Başbakan olan Mesut Yılmaz, devlet eşkıyalaştığının faydasız, sivil kırım ve sürgünlerin çıkmaz sokak olduğunu görünce, insanlık yangınından ricat etmişti.
Çocukluğunda tarlada karga kovalayan Atatürk’e nazire sokaklarda simit satarak gelen, mesleksiz Hitler’in „teklik“ naralarını patlatarak ırkçı yükselişe hız veren Recep Erdoğan, „İkinci Atatürk“ taklitçiliğiyle şimdi, yeniden başa dönme çabalarında. Parlamento, hükümet, adliye, artık medya denilen basın, polis avuçlarının içinde ya, „vurdum mu bitiririm“ havalarında, paslı, kirli silah, polis birliklerini öne sürüyor, yenilmiş ordu yerine...
Bir yandan da, „yaratılanı, yaratandan dolayı“ tutkuyla sevdiğini, hatta insan sevgisiyle dolu „hümanist“ biri olduğu gösterisinde. Ama, sevgi muhatabının Türk ve Arap olması koşuluyla.
Mesela, çilek toplayan Filistinli çocuklar İsrail tarafından korkutulunca aile boyu yasa oturuyordu. Kürt çocukları „yaratan yaratmamış“ olacak ki, emrindeki polis, Silopi’de okul önünde, dondurma satan 13 yaşındaki Silopli Doğan Teyboğa’nın kafasını patlatıyor, bomba sesini kainat duyuyor, ama o „yaratılanı sevme“ konusunda hafıza kaybına uğruyor, derin sessizliğe bürünüyordu. „Yaratılanı yaratandan dolayı sevmek“le helak düşenin adaleti, polisin 13 kurşun sıktığı 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı anma „suçu“ işleyen öğretmenleri tutuluyordu.
Recepsel vaziyetler, o kadar yalandan arınmış dindarcaydı ki, „Kürt sorunu yoktur“ sözünü gerçeğe dönüştürmek için, tutukluya tutukluya bitirme programı ile günde ortalama 10-15 Kürt toplama kampına atılıyordu. Amerika’nın istenmediği Arap diktatöre karşı bize „demokratlık“ numarası çekiyor, „göstericilere saygı“ diyor, sonra içeride rehin ve esir tuttuğu Kürtlere bombalı saldırı emri vererek, iki yüzlülüğün tepesine tüy dikiyordu.
Atatürk, beğenmediklerini parlamentodan atıyordu. „İkinci Atatürk“, Hatip Dicle örneğiyle onu taklit ediyor, içeriye almıyor, yerine kendi adamını oturtuyordu.
„Tekliğin“ anayasası „seçilen Atatürk’e bağlılık yemini etmese de milletvekilidir“ diyordu. Parlamento çalışmalarına katılmıyor, ama tıpkı Recep Erdoğan gibi maaş kazanmaya hak kazanıyor, „tek adam“ kızınca, „sana maaş da yok“ diyor, haklarının üstüne oturuyordu.
Atatürk’ün yazar ve şairleri memur, milletvekili, her şeye rağmen Falih Rıfkılar, Yakup Kadriler kaliteliydiler. Düşmüş, yerde çürüyerek, pişman olmuş Kürtlerle takviyeli bugünküler gibi pespaye yalancı, yalaka yandaş değillerdi.
Unuttuğu bir gerçek daha vardı, yalaka ve yalamanın tek amacı kazançtı. Köşelerden ekranlara koşuşarak, efendilerine yaranıp, kazançlarını artırma çabasıyla kılavuz karga kesiliyor, Kürdistan meselesinde, 1920’lerin ruhu, olan 1990’ların kırım formülüne dönüşü gündemleştiriyorlardı.
Bu çağda taklitçiliğe kalkışma, ruh çağırıp „ikinci Atatürk“ olmaya heveslenme mukallitlerine hayırlı olsun da, unutmamak gerekir ki, kılavuzu karga olanların gagası ak pak kalmıyor...