Eskişehir’de bir sokakta, polis ve esnaf tarafından kıstırılarak tekme, kalas ve yumruklarla öldürülen üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz davası geçen hafta sonuçlandı. Mahkeme, Ali İsmail’in katillerinin cinayeti planlayarak, bilerek ve isteyerek işlemedikleri sonucuna ulaştı. Suçu sabit olan katillere 4.5 yıl ceza verildi. Dava süresince, sivil toplum örgütleri ve sol örgütler, "Ali İsmail Korkmaz için adalet" sloganı ile eylemler gerçekleştirdiler.

Ali İsmail Korkmaz’a sahip çıkanlar, onun katillerinden adalet istediklerinin farkında mıydı acaba?

Çünkü Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Kasım 2014 tarihinde yaptığı konuşmada, Ali İsmail Korkmaz cinayetini resmen ve alenen üstlenmiş ve şöyle konuşmuştu:

"Esnaf ve sanatkar demek altını çizerek ifade ediyorum ticaret yapan, alan satan, sırf ekonomik faaliyette bulunan insan demek değildir. Bizim millet ve medeniyet ruhumuzda esnaf sanatkar gerektiğinde askerdir, alperendir. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir. Taksici, şoför deyip geçemezsiniz. Mahallenin ağabeyidir, mahallenin bekçisidir. Bakkal, kasap, manav, terzi deyip geçemezsiniz. O mahallenin adeta ruhudur. Sokağımızın, semtimizin vicdanıdır. Çok açık söylüyorum; esnafı çıkarıp aldığınızda Türkiye tarihinde geriye hiçbir şey kalmaz".

Ali İsmail Korkmaz’ın katilleri, Erdoğan’ın talimatını harfi harfine yerine getirmiştir. Onun için katilleri himaye eden mahkeme kararı karşısında şaşırmak da hayret verici bir durumdur. Ama bu açık linç eylemlerinin bir devlet politikası olarak hala sürdüğünü görememek daha da vahimdir.

Antalya’nın Kaş İlçesinde, linç anı baştan sona kameralara çekilen, Kürtçe konuştuğu için "İlçenin ruhu" olan bakkal, kasap, taksici ve manav tarafından öldürülen Mahir Çetin’in "katilleri bulunsun" demek, kendimizle alay etmektir.

Geçen hafta Hrant Dink anması da vardı. Hrant için yürüyenler, cinayetin aydınlatılması ve adaletin yerine getirilmesi gibi iki temel talepte bulundular.

İstanbul valiliğine çağrılarak tehdit edilen Hrant Dink’in katledilmesinin planlı, programlı bir devlet cinayeti olduğu kesinleşmiş bir husus. O halde organizatörleri ve failleri belli bir cinayetin aydınlatılmasını bir kez daha temel talep haline getirmek nasıl bir mantığın sonucu? Kitleleri böyle bir talep arkasından yürütmek kimin işine yarar?

İkinci talep: "Hrant için adalet".

Hrant’ı katledenlerden, emniyetten, istihbarattan, polisten ve bunlarla işbirliği içindeki cübbelilerden adalet istemek Hrant Dink"in anısına saygısızlık değil midir? 

Roboskî eylemlerinde kitleler, "Roboskî Katliamı aydınlatılsın, suçlular cezalandırılsın" taleplerini tekrarlayıp duruyorlar. Bu katliam, Tayyip Erdoğan ve Necdet Özel’in de içinde olduğu, Türk ordusuna ait uçaklarla gerçekleştirilmiş planlı bir devlet cinayetidir. Tayyip Erdoğan Roboskî Katliamından sonra, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’i arayarak bu eylemden ötürü tebrik etmiştir. 

Katliamın oluşu ve failleri bu kadar açık iken, "Roboskî Katliamı aydınlatılsın" demek failleri belli bu katliamı perdelemek değil midir?

Roboskî Katliamını gerçekleştirenlerden kendi kendilerini cezalandırmalarını istemek nasıl bir mantığın sonucudur? Bu talepleri ve sloganları kim buluyor ve hangi ustalıkla, tepkili kitlelerin temel talepleri haline getirebiliyor?  

Katile cübbe giydirip kendi işlediği cinayetin cezasını kesmesini istemek gibi anlamsızlıklarla toplumu manipule eden "içerideki kol" kimdir?

Mücadele inancı ve kararlılığı şüphe götürmeyen kitleleri,  pasif ve edilgen duruma elbirliği ile siyasi hareketler, sendikalar  ve sivil toplum örgütleri getiriyor. Bu karşılığı olmayan, yıllardır tekrarlandığı halde hiçbir değişiklik yaratmayan eylem tarzını ve talepleri tekrarlayanlar da bu "öncü"lerdir.

Bilinciyle ve inancıyla mücadeleye hazır insanları pasif ve etkisiz konumda bırakan, iktidar sahipleri değil, muhalefet konumundaki çevrelerdir. Bu çevreler toplumsal tepkiyi etkisizleştiriyor, direniş dinamiklerini iktidar nezdinde "makul" ve "kabul edilebilir" bir muhalefete dönüştürüyor. Siyasal direnişin radikal ve keskin yanları köreltiliyor. Hak sahiplerinin öfkesi ve tepkisi, uysal ve aciz taleplerle sulandırılarak, insanlar devlete ve iktidara mecbur ve mahkum kurbanlar haline getiriliyor. Direniş ve mücadele depolitize ediliyor.

Bu mücadele demokrasiyi geri alma mücadelesi olduğuna göre, hak ve özgürlükleri gasp ederek eşitliği bozan ve adaletsizliğin kaynağı olanlardan hak talep etmek saçmadır. Devletle ve egemen sistemle sert karşılaşmalardan kaçınmak, mücadele etmediği halde büyük mücadele yürütüyormuş görüntüsü yaratmak, devleti ve iktidarı rahatsız etmeyen talepler icat etmek, ıslah edilmiş ve izne bağlanmış eylem tarzlarıyla sadece egemenlere hizmet edilebilir.

Yapılacak şey, olan biteni doğru yorumlamak, kendi gözlerimizle gördüklerimize bile inanmayacak pozisyona düşürülmemek, kendimizi ve başkalarını aldatmamaktır. 

Aldanmamak ve aldatmamak uygarlık tarihinin ve demokrasi mücadelesinin temel ilkesidir.