Şerevdin ile Bingöl dağları arasındaki platoya serpili köylerden biri ve bir yanı dev bazalt (kara taşlar) kayalar ağılıyla doğal korunaklı, tepede surları aşınmış, yok olmuş antik kalenin kalıntıları üstüne kurulu, bir yaşam ünitesi…
Şerevdin’den kopan, artık giderek cılızlaşan sulardan biri, kalenin altından akarak, sonsuz araziyi ikiye bölüp ufukta kayboluyor. Köyün çevresindeki her pınarın başı, yaşanmışları simgeleyen ayrı birer antik yerleşim yeri kalıntısı…
Sonsuz meraların ortasındaki bu köyün asıl adı, “Qêla Hemzê” (Hamza Kalesi)’dir. Sonra “Karahamza” olmuş…
Türk ırkçılığı, yeterince Türk bulmadığı için, Kürt kültürünün bir kere daha kırıma uğradığı 1960’da, Karhamza’yı Yorgançayır yapıvermiş, ancak zorlamaya rağmen kabul ettirememişti.
Köyde ve bütün tanıyanların çağırdığıyla “Hêko” (Hamdullah Öge), bu köyün, başka bir deyişle, Karahamza’nın oğludur.
Karahamza, yıllar var ki, çetenin hışmı altında. Köyü yakma tehditleri, insanlarına adli ceza uygulama, işkence eksik olmadı.
Ancak Hamdullah, köyden toprağa karışan ilk özgürlük fedaisi değildi. Köyden gerillaya katılanlar da vardı. Gerilladaki adı “Birîn” (Yara) olan Merdin (Merdo) onun kuzeniydi. Şimdi, aynı mezarlıkta yatıyorlardı.
Birîn, pusucuları karşıda görmese de kurşun ata ata toprağa düştü. Hêko’ya bu imkanı da tanımadılar. Çete onu, dağ yolunun kıvrımında pusuda yakaladı.
Hêko’ya pusuda yakalayan çete, yıllar önce babasını (Selahaddin Öge) kaçırmış, işkence ederek ruhunu aldıklarını sanıp, yol kenarna atmışlardı. Ancak o yaşamayı başarmıştı.
Haydutlar, efendilerine karşı mahçup ve ikramiyeden mahrum olmamak için bu kez tedbirli davranmış, işkence ile Hêko’ya acı vermek için kolunu, ruhunu almak için de boynunu kırmış, daha sonra kurşun yağmuruyla zaferlerini kutlamışlardı.
Hêko’nun bedeninde 30 kurşun yarası…
Kısacası, her nesnenin bir bedeli vardır. Özgürlüğün bedeli ise paha biçilmez ağırlıktadır. Kürtler, ikiyüz yıldır bu bedeli hayatlarıyla ödüyorlar...
Ama bu kez durum farklı. Kürtlerin deyimiyle umut, yola çıkmış “zil û zengil” çala çala kendini belli ederek geliyor. En azından, dün Kürtlerin yurdunu paramparça, özgürlüklerini ayak altı eden yapılanma dalgası, bu kez farklı gelişiyor. Yeni savrulmanın dalgaları arasında küçücük etnik unsur ve dini inançlar bile paylarına düşeni alma çabasında.
Kürtler ise İslamın adını lekeleyen vahşilere karşı bölgesel güçtür.
Özetin özetiyle söylemek gerekiyorsa dün seyirci bile değildi, bugün insanlık adına inşaacı…
Ortaya çıkmaya başlayan bulgular, Hamdullah ve Erzurum’da, çok iyi bildikleri yöntem olan insanların diri diri yakılması girişimi ve linç olayları rastgele değildir.
Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, jandarma tarafından Hamdullah Öge’nin katillerine mühimmat takviyesinin doğru olup olmadığını sorgulaması da boşuna değildi. Bingöl ili elde tutmak istedikleri bir üs, Erzurum ise kaleydi. Seçimde dengenin değişmesini istemiyorlardı, ama ikisi de sallanıyordu.
Meydanlarda dalgalandırılan “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır” naralarından JİTEM’in tetikçisi Hizbullah’ın adı sıkça duyulmaya başladı.
Karlıova sanıldığı kadar büyük değildir. Herkes herkesi ve hangi evde ne pişip, nelerin konuşulduğunu, kimin kiminle ilişkide olduğunu da bilir. Hele hele polise, jandarmaya girip çıkanlar gözden kaçmaz…
JİTEM ana üsü Diyarbakır’dır. Cinayet mahallinden hızla kaçan Diyarbakır plakalı araç herkesin dilindedir.
Bir bakıma, Hamdullah’ın kanı daha yerde kurumadan, katil tesbit edildi.
Ana üs ve karar mercii bilindikten sonra tetikçi önemli değildir. Cinayet, 1990’ların faili meçhul cinayetler silsilesine dönüş, öteki deyimle cinayetler mevsimi hasadına başlangıçtır.