Bemal Tokçu öldü! Van devlet hastanesinde yaşam mücadelesi veriyordu, üç gün dayanabildi. Mehmet Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir’i son yolculuklarına uğurladığında vurdular Bemal’i. Ne çok hikayelerimiz var bizim böyle... Ne çok acılarımız, ne çok kayıplarımız… Son bir hafta içinde üç can verdik, birçok yaralı ve gözaltı var. Bu filmi sürekli başa sarıp seyrettiriyorlar bize. Ben öncelikle yaşamını kaybeden insanların ailelerine başsağlığı diliyorum, acılarını yürekten paylaşıyorum.

Gever’de önce halkın mezarlığına saldırdılar. Demokratik haklarını kullanmak isteyen insanlar sokağa çıktı. Polis silahla halkın üzerine ateş etti ve üç yoksul Kürt insanını öldürdü. Bir haftadır da Gever kuşatma altında.  Görüntüler 90’lı yılları aratmıyor. Her zamanki gibi yine Türkiye medyası suskun, siyaset kurumu lal olmuş, sivil toplum örgütleri gerekli tepkiyi vermiyor. Velhasıl Kürtler söz konusu olunca yine susan bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
İşin doğrusu bu konuda kendi adıma hayal kırıklığı yaşadım dersem yalan olur ama “Ankara ne der?” diye düşünmekten de alıkoyamadım kendimi. Merakımı gidermek için televizyondan bütçe görüşmelerini izledim. BDP grubunu saymazsak bir tek Allah’ın kulu Gever’de olup bitenleri ağzına almadı. Ağız birliği yapmışçasına Gever katliamını yok hükmünde saydılar. Gerçekten içler acısı bir durum.
Parlamentodaki konuşmasında Erdoğan, öldürülen insanları hiçe sayarak olup bitenin hükümete ve sürece yönelik bir provokasyon olduğunu söyledi. Provokasyon olduğu doğrudur ama bu provokasyonu Hakkari Valisi ve polisler yapmıştır.
O kürsüde bir başbakan olarak Erdoğan’a düşen serzenişte bulunmak değildi; provokasyonu yapanları açıklamak ve gereğini yapmaktı. Üç masum insanın ölümünden sorumlu olan Hakkari Valisi görevinden alınmadan, hakkında soruşturma açılmadan, tetikçi polisler yargı önüne çıkarılmadan Erdoğan’ın ve hükümetinin söyleyeceklerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Gezi’deki gibi, “ben polisimi kimseye yedirmem” derse inandırıcılığı kalmaz, gün gelir o polisler Erdoğan’ın da başına bela olur. Ha Erdoğan provokasyon sözünün altında cemaat polisini kast ediyorsa, bunu da kamuoyuna açıklamalıdır. Açıklamadığı sürece bu hükümetten bilinecektir.
Erdoğan gibi yandaş yazarlarından olan Abdulkadir Selvi ve danışmanı Yalçın Akdoğan’da yine Kürt Özgürlük Hareketi’ni suçlayan yazılar yazdılar. Akıllarınca Gever katliamının sorumluluğundan kurtulacaklarını sanıyorlar. Oysa Gever katliamında akan kan hükümetin üstündedir. Her iki isim de bunu bilmeyecek kadar bilgi yoksunu olamaz. Gerçi bilgi yoksunu değil ama vicdan yoksunu oldukları kesin. Gever katliamıyla yüzleşmeyen bir hükümet, yeni katliamların da kapısını açık bırakıyor demektir.
Yeniden anlaşılmıştır ki; bu şahıslar, hükümetin ve kendilerinin siyasi çıkarlarını bir halkın özgürlüğünün üstünde görüyorlar. Demokrasi kendileri açısından bir zamanlar Erdoğan’ın dediği gibi, “bir amaç değil, bir araçtır”. Dolayısıyla üç Kürt insanının polis tarafından öldürülmesi, onlar için bir şey ifade etmiyor. Kafa karıştırarak katliamın üzerini örtmek öncelikli işleri olmuş.
Peki, bu kafayla mı süreç yürüyecek?
Tepeden bakan, muhatabını yok sayan bir siyasi iktidar, süreci şimdiye kadar olduğu gibi; bundan sonra da doğru yönetemez. Öncelikle Gever katliamının hesabını vermek zorundadır.
Gever, Amed, Şırnak serhıldanları Gezi’yi aşan bir eylemdi. Amacı son derece netti. Hükümetin ciddiyetsiz politikalarına orta tonda bir uyarıydı. Eğer çözüm konusunda adım atılmazsa “oyalarım, seçimi kazanırım” denilirse, Kürtlerin kutsal değerlerine (şehitlik) saldırılırsa kimse bunu kabul etmez. Dolayısıyla hükümetin bunu bilmesi lazım, o yüzden önümüzdeki dönem çok önemli. Sürecin nihayete ulaşması için Selvi ve Akdoğan’ın kafasıyla değil, sürecin ihtiyaç duyduğu kararlılıkla yol alınması gerekiyor. Bu da şunu gerektirir, hiçbir siyasi kaygı gözetmeden, süreci seçimlere ipotek etmeden müzakerelere başlanması şart. Sürecin yasal alt yapısının oluşturulması için müzakerelerin uygun hale getirilmesi herkesin yararına olan bir adım olacaktır.