Kürdistan halkı her geçen gün zulmün yeni bir biçimi ile tanışıyor. Sömürgeci sistem işlevsizleştikçe, ona hükmeden cellatlar pervazsızlaşıp, utanmazlıkta sınır tanımıyorlar. Toplu kıyımlara başvuruyor, verdikleri emirlerle insanları diri-diri yaktırıyorlar. Kitlesel tutuklamaları olağanlaştırıp, vahşet uygulamalarını ve kötülüğü sıradanlaştırıp sürekli hale getiriyorlar. Cumhuriyete yaşıt inkar ve imha politikasını güncelleştirip, yeni yasak-baskı biçimlerini icat ediyorlar. Bu yasaklara uymayanları sokak ortasında, evlerde, dağlarda, şehirlerde özcesi hayatın her alanında yok etmeye girişiyorlar. Böylece kent, kasaba ve köylerde yaşamayı imkansız kılarak, ömrün törpüsü haline getiriyorlar. Bazen bununla yetinmeyip Şırnak, Cizre, Sur, Gever vb. örneklerde olduğu gibi şehirleri içinde yaşayanları ile birlikte, uçak-tank ve toplarla yakıp-yıkarak, kıyımda-kötülükte sınır tanınmıyorlar. Var olan anti demokratik ve gerici yasaları bile engel olarak görüp rafa kaldırıyorlar.
Aklı öldüren bir kibir ve vicdanı çürüten dizginlenemez bir hükmetme hırsı ile herkesi ve her şeyi emir komuta zinciri içine almak, sınırsız bir biat düzenini kurmak istiyorlar. Bunun önünde engel görülenlerin bertaraf edilmesi, ortadan kaldırılması için çöktürme planlarını devreye koyuyorlar. Erdoğan’ın yıllarca üzerinde siyaset yaptığı annelerin gözyaşlarının pınarını kurutuyorlar. Kürt annelerini kahretmek için her gün evlatlarının üzerine onlarca uçakla bomba yağdırıyor, Türk annelerine ise tabut-tabut evlatlarının cenazesini gönderiyorlar. Erdoğan ve çetesi suçüstü yakalanmış bir hırsızın arsızlığı ile insanların gözlerinin içine baka-baka memleketi bir kan deryasına çeviriyorlar. Ülkeyi bir hapishaneye çevirerek, burada yaşayan insanlara kriminal birer suçlu muamelesi yapıyorlar.
Söz konusu Kürtlerin hak ve hukukları olunca sınırları tanımıyorlar. Sınırın içinde –dışında, yakınında yâda çok uzağında Kürtler lehine olan her gelişmeyi kendileri için beka sorununa dönüştürüyorlar. Türk devleti tarihsel olarak Kürt inkarı üzerinde şekillenip, kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla Kürde düşmanlık onun mayasında vardır. Ordu, polis, istihbarat teşkilatı gibi güvenlik kurumlarının yanı sıra, sivil bürokraside de Kürt düşmanlığı sınırsızdır. Kürt denilince bu kurumlardaki ruhsuz-yozlaşmış bürokratların kırmızı bez gören boğa misali böğürmeleri bunun sonucudur. Kürdistan işgal edilirken ve işgal sömürgecilik biçiminde kurumsallaşırken TC, her türlü alçaklığı sergilemiştir. Bu dönemin temel politikası inkar, imha, tedip ve tenkildir. Bu uygulamalarla Kürdistan baştan-sona bir hapishaneye çevrilmiştir. Yerleşim alanları birer kışlaya dönüştürülmüştür. Kürtler ise bu hapishane veya kışladaki suçlular haline getirilmişlerdir. Bu konumuyla Kürtler yıllarca, Ankara’da atanan, kendileri ile her hangi bir alakası olmayan, dillerini, geleneklerini, kültürlerini bilmeyen vali, kaymakam veya karakol komutanı bir başçavuş tarafında yönetilmişlerdir. Bu yola merkezi düzeyde iradeye konulan sömürgeci ipotek yerele de taşınmıştır. Böylece yıllarca Kürt şehirlerini-kasabalarını kim olduğu, nerden geldiği, neye hizmet ettiği belli olmayan, herhangi bir yeteneği bulunmayan ne idiğü belirsiz vali, kaymakam ya da karakol başçavuşları yönetmişlerdir. Kürdistan’da bu uygulama uzun yıllar sürdürülmüştür. Zamanla vali, kaymakam ya da karakol Komutanlarının yerini işbirlikçi Kürtler almıştır. Kürtlerin öz yönetim iradesi ortadan kaldırılıp, "muhayyel Kürdistan" Ağrı dağına gömülünce ve sömürgeci sistem dört başı mamur bir biçimde işlemeye başlayınca işbirlikçi ağa - beyler belediyeleri yönetme ve vekil olarak parlamentoya gitmeye başlamışlardır. Fakat 1984’de gelişen halk savaşı yeni bir dönemi başlatmıştır.
Direniş sömürgeciliği işlevsizleştirdiği gibi Kürtlerin öz yönetim iradesini de açığa çıkarmıştır. “Kendimizi ve kentimizi biz yöneteceğiz” şiarı ile birçok merkezde belediyeler halkın denetimine geçmişlerdir. Böylelikle yerel yönetim organları gittikçe sömürgeci sistemin alternatifi olmaya aday hale gelmişlerdir. Bu duruma geldikleri oranda açık saldırılara maruz kalmışlardır. Önce geçmiş borçlar vb. gerekçe gösterilerek bütçedeki payları kesilmiş, bu yolla hizmet geliştirmeleri engellenmeye çalışılmıştır. Bu yöntem başarılı olmayınca toplu tutuklamalar devreye konulmuştur. Bu da sonuç vermeyince kayyum adı altında yeniden atama ile gelen karakol başçavuşlarının, ya da işbirlikçi-hainlerin belediye başkanlığı dönemi başlatılmıştır. Bu anlamda kayyum atamaları sadece görevden alınan bir kişinin yerine başkasının atanması olarak elle alınmaz. Bu uygulama ile bir yandan halkın iradesine ipotek konulurken, diğer yanda ise yıkılan-işlevsizleşen sömürgeci sistem yeniden işlevli hale getirilmek istenmiştir. Fakat bunun beyhude bir çaba olduğu 31 Mart seçiminde bir kez daha görülmüştür. Kamuoyu kayyum uygulamalarının halk düşmanı karakterlerini ve kirli uygulamalarını daha somut örneklerle görmeye başlamıştır. Muhtemelen bu konuda kamuoyuna daha çok bilgi-belge ve ucubelik örneği yansımaya devam edecektir. İşin bu bölümü ağırlıklı olarak, kentlerine-kasabalarına gelip iradeleri gasp edilen Kürtleri ve demokrasi güçlerini ilgilendirmektedir. Fakat kayyum uygulamasının bundan sonrasının muhatabı Kürtler ve dostlarından çok sistem içi güçler olacaktır.
Kayyum uygulaması Kürt halkının iradesine karşı bir kılıca dönüşüp- olağanlaşınca, bir süre sonra bizzat uygulayıcılarında buna muhatap olması kaçınılmazdır. Süreç Cemaate sempati ile bakanların mal varlıklarına el konulması-kayyum atanarak yağmalanması ile başlatıldı. Bunu Kürdistan’daki yerel demokrasi birimlerin gasp edilmesi, talana tabi tutulması izledi. Belediyeler dağa kaynak aktardılar denilerek kayyum atama kapsamına alındılar. Yasak, baskı, farklı olanı yok etmeye yönelip, yağma, talanı temel kural haline getirir. Cemaate ait yağmalanacak bir birikim kalmadı. Kürdistan belediyelerinde yeniden kayyum atansa bile yağmalanacak bir şey bırakılmamıştır. Bu uygulamalarla halkın iradesi hiçe sayıldığına göre, bir başka gücün Erdoğan ve çetesine kayyum atamaması için bir neden bulunmamaktadır. Üstelik böyle bir yönelim için içte ve dışta fazlasıyla zeminde oluşmuştur.
İçte farklı olanı yok etme operasyonları, AKP’nin her kademesine yayılmış hırsızlık-yolsuzluklar, açıkça çeteye dönüşen devlet aygıtı ve bu çürüme, yozlaşmayı örtbas etmek için köpürtülen milliyetçilik, şovenizm ile dışta neo Osmanlıcılık ve bunun temel aracı olarak benimsenen cihadist politikaların hem bölgesel hem de uluslararası alanda yaratığı sonuçlar Tayyip Erdoğan ve çetesini insanlık için bir soruna dönüştürmektedir. Dolayısıyla hırsızlık ya da cihadist iddasıyla bunlara atanacak bir kayyum için zemin-davetiye oluşturmaktadır.
Türk egemenlik tarihi bu konuda zengin bir birikime sahiptir. İktidar için kardeş ve oğul boğan gelenek, cumhuriyet dönemine başbakanı asıp, ip parasını ailesinden tahsil etmeye ve süreklileşen darbe, karşı darbelere dönüşmüştür. Erdoğan ve faşist çetesinin Cemaate ve Kürtlere karşı toplum gündemine getirdikleri ve yalan, hillerle meşrulaştırdıkları kayyum uygulamasına bu kez kendilerinin muhatap olmaması için ise hiç bir neden yoktur. Kılıçdaroğlu’nun saldırıya uğramasından sonra kamuoyuna yansıyanlar gidişatın bu yönlü olduğunu göstermektedir. Her şeyden önce sistemin hakimi olduğunu, her şeyi izleyip-denetlediklerini sananların mutlak muktedir olmadıkları açığa çıkmıştır. Muktedir olduğunu, her şeyi izleyip-denetlediklerini sananlarında izlenip denetlendikleri netleşmiştir. Geriye T. Erdoğan ve çetesinin seçim sonrasında görünmez el diye sayıkladıkları gücün hırsızlık-yolsuzluk yada cihadist örgütlerle ilişkileri gerekçe göstererek ne zaman kendilerine kayyum atayacakları kalmaktadır.