Rauf KARAKOÇAN
Rayından çıkmış bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Devlet denilen mekanizma ya da araç olarak anladığımız devlet; yönettiği toplumu bu denli cendere içine alması neyle izah edilir? Devletin güçlü olması savını savunanlar bile, devletin bu denli çürümesine, yozlaşmasına, yolsuzluklara bulaşmasına, halkına zulüm etmesine, hak, hukuk, adaleti bir tarafa bırakarak keyfi davranmasına, yetkilerin tek kişide merkezileşmesine nasıl seyirci kalabilir? Devlete sahip çıkma hamaseti içinde olanların bile kabul etmemesi gereken bir duruma neden bu denli üç maymunu oynuyorlar. Devleti tekeline alan faşist diktatör Erdoğan, devlet aracını bütün muhaliflere karşı bir kırbaç gibi kullanmaktadır.
AKP’nin şefi kendisini eleştiren, uygulamalarını tasvip etmeyen, sesini çıkaran herkese karşı devletin kırbacını sallamaktadır. Bu kırbaç bütün toplumsal muhalefetin üzerinde şakırdayıp durmaktadır. Peki bu duruma daha ne kadar katlanılacaktır? Göz göre göre insanlar katledilmektedir, mağdur edilmektedir, hapsedilmektedir, baskıya, işkenceye, zulme, hak gaspına maruz kalmaktadır. Yaşanan her olay bu hükümeti alaşağı etmek için yeterli bir sebeptir. Kadın katliamları, çocuk istismarları hükümetin düşürülmesi için yeterli bir gerekçedir. Toplum olarak artık bir şeyi kanıksar olduk. Derimiz o kadar kalınlaştı ki olup biteni hissetmez olduk, duyu organlarımız adeta fonksiyonlarını yitirmiş oldu. Toplum olarak yaşadığımız bu olumsuzluklardan nereye kadar kaçabiliriz? Kendimize soracak o kadar soru var ki, nereden başlayacağımızı kestiremiyoruz.
Türk devleti Kürtler üzerinde soykırım uygulamaya devam ederken, toplumun kahir ekseriyetinin sesiz izlemekle yetinmesi, refleksiz kalması, duyarsızlıktır, çaresizliktir. Devlet bu toplumu aptallaştırmak, çaresiz bırakmak, düşünemez cahil hale getirmek için bütün imkanlarını kullanmaktadır. Faizi haram gösterip faizden geçinerek gark olmuş Diyanet kurumunun sahtekarlıklarına bakılsa bile devletin resmini görmek mümkündür. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı kendisine ayrılan büyük bütçe ile tolumu uyuşturma görevi görmektedir. Zihniyet uyuşması yaşayan toplumdan refleks beklenemez. Türkiye her yönüyle rayından çıkmış bir ülke durumuna gelmiştir.
‘Kürt anasını görmesin’ misali kin ve nefret üreten böyle bir iktidar daha peydah olmamıştır. Faşist Erdoğan BM zirvesinde de Rojava Kürtlerini tümden yok etmek için, güvenli bölge önermesine destek aramaktadır. Son süreçte sadece Türkiye’de olup bitenlere bakıldığında bile devletin Kürtler hakkındaki düşmanlığını mil çekilmiş gözlerin dahi görebileceği kadar aşikardır. Bu nedenle görmemezlikten gelinemez, gerçeklerden kaçarak kurtulmak mümkün değildir.
Atanan kayyumlar, alenen bir hak gaspıdır, halkın iradesine saygısızlıktır. Halka ait olanı zorla halkın elinden alan bir devletin yapamayacağı yoktur. Devleti sorgusuz sualsiz savunan, sahip çıkan, destekleyen her kesin bu devletin ne hale geldiğini sorgulaması gerekir. Halka en büyük kötülüğü yapar hale gelmiş bir mekanizmanın hiç kimseye faydası olmayacaktır. Bu devlet Kürtlerin imhasını hedeflese de aslında sadece Kürtlere düşman değildir. Kadına, çocuğa, doğaya, ekolojiye, demokrasiye, insan haklarına, dini kendi çıkarlarına alet ettiği için dine, etnik ve inanç farklılıklarına, kısacası insana düşmandır. Bu gerçek görülmek durumundadır.
Son dönemde bazı aileleri harekete geçirerek HDP binası önünde oturma eylemi yaptırmaktadır. Annelerin acılarını kendi iktidarlarının mezesi haline getirecek kadar alçalmış durumdadırlar. Dağa çıkmanın sebebi bu devlettir. Kürtlere yaşam hakkı tanınmıyorsa Kürtler ne yapmalıdır? Yaşamanın başka yolu bırakılmıyorsa, kendisini ifade edemiyorsa, diline ket vuruluyorsa? Yasal hakları ellerinden alınıyorsa ve kendisini yönetemiyorsa, kayyumlarla iradeleri elinden alınıyorsa, teslim olup boyun mu eğmeli? Kaçıp ülkesini mi terk etmeli? Yoksa kalıp direnmeli mi? Kürtlerin başka seçeneği olmadığına göre bu tercihlerden hangisini yapmalı? Çocuklarını katleden bu devlet, çocukları dağa çıkaran bu devlet olmasına rağmen, şimdi de anaların acılarından siyasi çıkar elde etmeye çalışıyor. Çocukları dağda olan anaları kışkırtarak destek sunan devlet, beri yandan çocukları darbe kurbanı olan anaları ise darp edip tutuklayan yine bu devlettir. Hangi ana işine gelirse kullanıyor, hangi ana işine gelmezse darp edip, yerde sürüklüyor, tutukluyor ve Taybet anaları da katlediyor. Sömürecek bir şey bırakmadılar şimdi de analar üzerinden duygu sömürüsü yapılıyor.
KCK davalarında beklenen cezalar yağmaya başladı. Fetö kumpası denilecek, binlerce insan tutuklanacak ve ardından da haksız yere ağır cezalara çarptırılacak. Ahmet Kaya’nın şarkısındaki dizeler gibi ‘nerden baksan tutarsızlık’ içinde olan bir devlet görüyoruz. AKP’nin şefi Faşist Erdoğan, ne yaparsa yapsın nafiledir, akrep gibi kendisini sokacağı günler yakındır. Kayyumlar, analar, yağan cezalar!
Rauf KARAKOÇAN
Rayından çıkmış bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Devlet denilen mekanizma ya da araç olarak anladığımız devlet; yönettiği toplumu bu denli cendere içine alması neyle izah edilir? Devletin güçlü olması savını savunanlar bile, devletin bu denli çürümesine, yozlaşmasına, yolsuzluklara bulaşmasına, halkına zulüm etmesine, hak, hukuk, adaleti bir tarafa bırakarak keyfi davranmasına, yetkilerin tek kişide merkezileşmesine nasıl seyirci kalabilir? Devlete sahip çıkma hamaseti içinde olanların bile kabul etmemesi gereken bir duruma neden bu denli üç maymunu oynuyorlar. Devleti tekeline alan faşist diktatör Erdoğan, devlet aracını bütün muhaliflere karşı bir kırbaç gibi kullanmaktadır.
AKP’nin şefi kendisini eleştiren, uygulamalarını tasvip etmeyen, sesini çıkaran herkese karşı devletin kırbacını sallamaktadır. Bu kırbaç bütün toplumsal muhalefetin üzerinde şakırdayıp durmaktadır. Peki bu duruma daha ne kadar katlanılacaktır? Göz göre göre insanlar katledilmektedir, mağdur edilmektedir, hapsedilmektedir, baskıya, işkenceye, zulme, hak gaspına maruz kalmaktadır. Yaşanan her olay bu hükümeti alaşağı etmek için yeterli bir sebeptir. Kadın katliamları, çocuk istismarları hükümetin düşürülmesi için yeterli bir gerekçedir. Toplum olarak artık bir şeyi kanıksar olduk. Derimiz o kadar kalınlaştı ki olup biteni hissetmez olduk, duyu organlarımız adeta fonksiyonlarını yitirmiş oldu. Toplum olarak yaşadığımız bu olumsuzluklardan nereye kadar kaçabiliriz? Kendimize soracak o kadar soru var ki, nereden başlayacağımızı kestiremiyoruz.
Türk devleti Kürtler üzerinde soykırım uygulamaya devam ederken, toplumun kahir ekseriyetinin sesiz izlemekle yetinmesi, refleksiz kalması, duyarsızlıktır, çaresizliktir. Devlet bu toplumu aptallaştırmak, çaresiz bırakmak, düşünemez cahil hale getirmek için bütün imkanlarını kullanmaktadır. Faizi haram gösterip faizden geçinerek gark olmuş Diyanet kurumunun sahtekarlıklarına bakılsa bile devletin resmini görmek mümkündür. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı kendisine ayrılan büyük bütçe ile tolumu uyuşturma görevi görmektedir. Zihniyet uyuşması yaşayan toplumdan refleks beklenemez. Türkiye her yönüyle rayından çıkmış bir ülke durumuna gelmiştir.
‘Kürt anasını görmesin’ misali kin ve nefret üreten böyle bir iktidar daha peydah olmamıştır. Faşist Erdoğan BM zirvesinde de Rojava Kürtlerini tümden yok etmek için, güvenli bölge önermesine destek aramaktadır. Son süreçte sadece Türkiye’de olup bitenlere bakıldığında bile devletin Kürtler hakkındaki düşmanlığını mil çekilmiş gözlerin dahi görebileceği kadar aşikardır. Bu nedenle görmemezlikten gelinemez, gerçeklerden kaçarak kurtulmak mümkün değildir.
Atanan kayyumlar, alenen bir hak gaspıdır, halkın iradesine saygısızlıktır. Halka ait olanı zorla halkın elinden alan bir devletin yapamayacağı yoktur. Devleti sorgusuz sualsiz savunan, sahip çıkan, destekleyen her kesin bu devletin ne hale geldiğini sorgulaması gerekir. Halka en büyük kötülüğü yapar hale gelmiş bir mekanizmanın hiç kimseye faydası olmayacaktır. Bu devlet Kürtlerin imhasını hedeflese de aslında sadece Kürtlere düşman değildir. Kadına, çocuğa, doğaya, ekolojiye, demokrasiye, insan haklarına, dini kendi çıkarlarına alet ettiği için dine, etnik ve inanç farklılıklarına, kısacası insana düşmandır. Bu gerçek görülmek durumundadır.
Son dönemde bazı aileleri harekete geçirerek HDP binası önünde oturma eylemi yaptırmaktadır. Annelerin acılarını kendi iktidarlarının mezesi haline getirecek kadar alçalmış durumdadırlar. Dağa çıkmanın sebebi bu devlettir. Kürtlere yaşam hakkı tanınmıyorsa Kürtler ne yapmalıdır? Yaşamanın başka yolu bırakılmıyorsa, kendisini ifade edemiyorsa, diline ket vuruluyorsa? Yasal hakları ellerinden alınıyorsa ve kendisini yönetemiyorsa, kayyumlarla iradeleri elinden alınıyorsa, teslim olup boyun mu eğmeli? Kaçıp ülkesini mi terk etmeli? Yoksa kalıp direnmeli mi? Kürtlerin başka seçeneği olmadığına göre bu tercihlerden hangisini yapmalı? Çocuklarını katleden bu devlet, çocukları dağa çıkaran bu devlet olmasına rağmen, şimdi de anaların acılarından siyasi çıkar elde etmeye çalışıyor. Çocukları dağda olan anaları kışkırtarak destek sunan devlet, beri yandan çocukları darbe kurbanı olan anaları ise darp edip tutuklayan yine bu devlettir. Hangi ana işine gelirse kullanıyor, hangi ana işine gelmezse darp edip, yerde sürüklüyor, tutukluyor ve Taybet anaları da katlediyor. Sömürecek bir şey bırakmadılar şimdi de analar üzerinden duygu sömürüsü yapılıyor.
KCK davalarında beklenen cezalar yağmaya başladı. Fetö kumpası denilecek, binlerce insan tutuklanacak ve ardından da haksız yere ağır cezalara çarptırılacak. Ahmet Kaya’nın şarkısındaki dizeler gibi ‘nerden baksan tutarsızlık’ içinde olan bir devlet görüyoruz. AKP’nin şefi Faşist Erdoğan, ne yaparsa yapsın nafiledir, akrep gibi kendisini sokacağı günler yakındır.