Suriye’de uzun bir süredir yaşanmakta olan gelişmeleri hepimiz yakından takip ediyoruz. Bu gelişmelerin Kürt halkını yakından ilgilendiriyor olması ise gayet anlaşılır bir durum. Nihayetinde 3,5 milyonun üzerinde Kürdün yaşamakta olduğu bir ülke. Üstelik Kürtlerin, Suriye’deki mevcut sistemin en eski mağdurları arasında yer alıyor olmalarıda, diğer bir sebep. Bilindiği gibi 23 Ağustos 1962’de Kürtlerin yaşadığı yerlerde yapılan, sıradışı nüfus sayımından sonra 200 binin üzerinde Kürdistanlı tüm kimlik haklarından mahrum bırakılmıştı.
Ancak 11 ayı aşkın bir süredir Suriye’de yaşanan gelişmeler esnasında Kürtlerin kendisine karşı silahlanmasından endişelenen Suriye yönetimini harekete geçirmişti. Bu Bağlamda rejim gasp ettiği kimlik haklarını tekrar verme yönünde ufak tefek adımlar atmıştı. Fakat Suriye rejiminin bu tutumu, kendisinin de tanınmamaya başladığı bir zamana denk geliyor olması itibariyle fazla bir anlam ifade etmedi.
En nihayetinde ülke karışmış ve olaylar kontrol edilemez bir hal almış durumda. Şam yönetiminin reformlar yapacağı yönünde verdiği ve tutmadığı sözler, ayaklananlara karşı gerçekleştirilen uygulamalar, yaşanan can kayıpları ve dış ülkelerin çıkara dayalı müdahaleleri derken, şimdi bir de El-Kaide örgütünün savaş naraları duyulmaya başlandı.
El-Kaide örgütünün belli bir süredir Irak üzerinden muhaliflere silah yardımında bulunduğu zaten dile getiriliyordu. Suriye yönetimi de, silahlı muhaliflerin arasında cihad yanlılarının olduğunu beyan ediyordu. Nihayetinde pazar günü El-Kaide lideri Eyman el-Zewahiri’nin bir internet sayfasına videolu-mesajı düştü. Bu mesajda, tüm müslüman ülkelerden cihad yanlıları, Suriye’deki muhalifleri aktif olarak destekleme çağırılıyor. Ancak Irak, Lübnan ve Suudi Arabistan kimliğine sahip cihad yanlısı kişilerin, silahlı muhalifler arasında zaten yer aldığı biliniyordu. Tabi tüm cihad yanlılarının El-Kaide ile alakalı olmadıkları gözden kaçırılmamalı.
Son olarak gelinen aşamada ise Arap Birliğinin gözlemcilerini çekmesinin ardından AB-ülkelerinin Suriye ile mevcut tüm ilişkilerini kesmesi ve İngilere’nin batılı güçlerin Barış güçleri içerisinde yer almaması gerektiğini ifade etmesi ise dikkat çekici bir durum. Ufukta uzun soluklu ve kanlı mezhep çatışmalarının taşeronluğunun Arap Birliği ülkeleri tarafından üstlenileceği görülüyor.
Bu sayede AB-ükeleri dolaylı ama belirleyici bir konumda kalmayı ve kendi içlerine sıçrayabilecek terör eylemlerinin önünen geçmeyi tercih ediyor. Ayrıca Rusya ve Çin’in Suriye’ye yapılacak müdahaleler konusunda ikna edilmesini de Arap Birliği ülkelerine devrederek, bu iki ülke ile oluşabilecek çelişkilerin önüne geçmiş oluyor.
Nitekim Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 13 yıl önce uluslararası bir komplo kapsamında Suriye’den çıkarılması ile başlayan Büyük Ortadoğu Projesi tam gaz ilerliyor. Bu çerçevede Kürtleri devre dışı bırakmak adına, demokratikleşme karşıtı güçler Suriye’de de sisteme entegre edilerek, destekleniyor. Bu sayede de Kürtler yine komplonun ikinci hamlesi ile statüsüz ve kimliksiz bırakılmak isteniyor. Çünkü dış güçlerin desteledikleri silahlı muhalifler Kürtlerin haklarının verilmemesi konusunda tavırları net.
Dolayısıyla, Suriye’de bulunan tüm farklılıkların kendini ifade edebildiği bir yapılanmanın gerçekleştirilmesi yerine, silahlı muhaliflerin desteklenmesi ve bir de buna İslam yanlısı kılıfının geçirilmesi, hem İslamiyete yapılmış büyük hakaret hem de diğer dini inançlar ve kimliklerin reddi anlamına gelmektedir. Böylesi bir ortamdan, kimseye demokrasi ya da özgürlüklerin çıkmayacağı da gayet açıktır.
Netice itibariyle Ortadoğu’da Kürt sorunun çözümü konusunda 100 yıla yakın bir süredir ikiyüzlü bir politika izlemiş olan komplo güçleri, Kürt meselesinde demokratikleşmedikleri sürece, diğer meselelerde de hiçbir zaman demokratikleşemeyeceklerdir. Bu bağlamda Kürt Halk Önderi nezdinde Kürt halkına uygulanan komplonun, kısa vadede kaybedeni Kürtler olmuş olabilir, ama demokratikleşme adına uzun vadede kaybedeni Suriye, Türkiye İran dolayısıyla Ortadoğu‘dur.