Egemenler ve ezilenler ayrı dillerden konuşurlar. Zalimlerle mazlumların kullandıkları diller farklıdır. Sözü edilen kesimler aynı etnik kökenden gelseler bile bu gerçek değişmez. İki tarafın kullandığı sözcükler ya da kavramlar ortak olsa da aynı anlamı içermezler. İktidarcı ve devletçi toplumun diliyle demokratik toplumun dili ayrı iki dünya kadar birbirine yabancıdır. Dil ile anlam arasında kopmaz bir bağ vardır. Dilin zikrettiği anlam bireyin kişiliğini yapılandırır. Birey kendi gerçekliğine denk düşen bir dili geliştirir. Başka bir deyişle anlamı ya da anlamsızlığı dile getirip ifadeye kavuşturur ve yapılandırır. İnsan son tahlilde dildir. Kendi anlamını dile getirip yapılandırmayan bir toplum kendi gerçekliğine yabancılaşmış ve toplum olmaktan çıkmıştır.
Örnek olsun diye öfke ve nefret sözcüklerini ele alıp egemenin ve ezilenin dilinde nasıl bir anlam yüklendiklerine bakalım. Bir egemen acaba neye ve kime öfke duyar, nelerden ve kimlerden nefret eder? Kuşkusuz kapitalist egemeni öfkelendiren pek çok olgu vardır. Onun asıl amacı karını azamiye çıkarmak, kazandıkça daha çok kazanmaktır. Emekçi toplumu sürü gibi güdüp deyim yerindeyse sütünden, etinden ve yününden en yüksek karı elde etmektir. Karın azalması öfkesinin temel nedenidir. Sömürülen emekçi bu amaca ters düşen davranışlar sergilerse kapitalist efendi müthiş öfkelenir. Söz gelimi çağdaş köle olan işçi mahkûm edildiği açlık sınırındaki yaşamı reddedip daha adil bir ücret talep ederse sömürücü efendi küplere biner. İşçi talebinde diretirse polisi harekete geçirir ve aza kanaat etmeyi unutmuş işçiye haddini bildirip aklını başına getirir. Kapitalist efendinin dizginsiz nefretini üzerlerine çekenler ise bu sömürü sisteminin tanrısal olmayıp insan eliyle inşa edildiğini açıklayan kişiler ve güçlerdir. Bu öfke ve nefretin kabul edilebilir bir yanı yoktur, tamamen haksızdır, tepeden tırnağa çirkinlik ve kötülükle yüklenmiştir, adaletsizdir.
Baskı ve sömürü altında tutulanların da öfke duydukları ve nefret ettikleri şeyler vardır, var olmak zorundadır. Sömürü ve bu sömürüyü mümkün kılan despotizmi içine sindirebilen bir toplum ve bireyi insanlığından çok şey yitirmiş demektir. Böylesi bir gerçekliği yaşayan bir toplum köleliği içselleştirmiş bir toplumdur. Baskı ve sömürü ancak kölelikle mümkün olabilir. Köleliğin olduğu yerde de özgürlükten söz edilemez. Özgürlüğe ancak baskı ve sömürüyü mümkün kılan sistemin dışına çıkmakla ulaşılabilir. Bunun anlamı ise kendi özyönetimini kurmaktır. Kuşkusuz kimse köle doğdu diye suçlanamaz. Ancak Lenin’in de haklı olarak belirttiği gibi, kendi köleliğinin bilincine varmış bir kölenin buna karşı mücadele edeceği yerde sessiz kalması veya bu insanlık dışı durumu meşru görmesi aşağılık bir davranıştır. Bu davranışın özgür yaşamak isteyen her insanda tiksinti ve nefret duygularına yol açması kaçınılmazdır. Köleliğe öfke duymayan ve kölelik üzerinde yükselen bir sistemden nefret etmeyen birine insan denilemez. Böyle biri anlam yitimine uğramıştır, devlet denilen ‘aslan toplumu’ karşısında sığırlaşmıştır, vicdansız ve ahlaksızdır.
Türkiye’yi yönetenlere şöyle bir bakın, mayaları faşizmle yoğrulmuş üst toplum politikacılarını gözünüzün önüne getirin: Hemen hepsinin birer sirke küpüne dönüştüklerini ve burunlarından soluduklarını görürsünüz. Bunlardan her biri görevi toplumda nefret duygularını pompalamakmış gibi davranıyor. Ritüele dönüştürülen bu öfke ve nefret gösterisinde Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli başı çekiyorlar. Her ikisi de öfkesini özgür yaşamak isteyen Kürt’e yöneltiyor, her ikisi de en çok Kürt Özgürlük Hareketi’nden nefret ediyor. İlki bir itin boynuna geçirilmiş tasma misali etnik kimliğini boynunda bir etiket gibi taşımasına izin verilmiş uşak Kürt’te karar kılarken, ikincisi buna bile tahammül edemiyor. İlki bu Kürt tipine ‘iyi’ diyor, ikincisi “İyi bir Kürt ancak ölü bir Kürt olabilir” diye haykırıyor. Dolayısıyla sadece varlık olarak değil, ad olarak da Kürt’ün cehennemin yedi kat dibine gömülmesini dayatıyor. Aslında her ikisinin yaklaşımı sonuçta aynı kapıya çıkıyor. Özde her ikisinde de Kürt yoktur. Bahçeli hiçliğe mahkûm edilmişliği öngörürken, Erdoğan fosilleşmiş bir Kürt tipinden yararlanmanın gereğine inanıyor.
Özellikle Erdoğan’a göre bir yerde özgür yaşamakta kararlı bir Kürt varsa, örgütlenip kendi kendisinin efendisi olmak istiyorsa ve kendi özyönetimini kurma çabası içindeyse mutlaka PKK’lidir. Öyleyse düşmandır ve kökü kazınmalıdır! Bu Kürt tipinin zat-ı şahanelerinin öfke ve nefretini paratoner gibi kendisine çekmesi için ille de Türkiye sınırları içinde yaşaması gerekmiyor. Dünyanın öbür ucunda da yaşasa tehdit unsurudur, ‘milli birlik ve kardeşlik projesi’ne karşı olup tehlikelidir ve mutlaka bertaraf edilmesi gerekir. Bu projenin simgesel isimleri Hüseyin Çelik ile Abdülkadir Aksu’dur. Bir zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturmuş olan ilki Kürt çocuklarını soykırım değirmenlerinde öğüterek Kürtlerin zürriyetini kurutmaya çalışmış; ikincisi ise tapulu malıymış gibi uzun süre İçişleri Bakanlığı koltuğuna kurulmuştu. Kürtler üzerinde soykırım uygulamada kilit rol oynayan bu iki bakanlık bu adamlara teslim edilmişti. ‘Milli birlik ve kardeşlik projesi’ne işte böyle hayat buldurulmak isteniyor. Kürtlere karşı uygulanan inkar ve imha politikalarına katıl, o zaman sen de Erdoğan’ın ‘Kürt kardeşleri’ kapsamına dahil edilirsin!
Kürtler açısından bu ‘birlik ve kardeşlik’ bir binek hayvanı gibi kullanılma ve eşek gibi yük taşımaya devam etmedir. Bu sözler belki bazılarına ağır gelebilir, ancak işin gerçeği budur. Önder Öcalan TC’nin Kürtler için hayvanlaştıran bir rejimin adı olduğunu söyledi. Renk farkıyla aynı rejim bugün de hükmünü sürdürmeye çalışıyor. Toplumsal namus sahibi her Kürt’ün şu gerçeği asla unutmaması gerekir: AKP kendisinden önceki hükümetlerin başarısız kaldıkları imha ve inkar politikasını arzu edilen sonuca götüreceği iddiasıyla hükümet oldu, bu nedenle kendisine hükümet olma icazeti verildi. Gün gibi aşikar olan bu gerçeği rağmen hala AKP’den çözüm bekleyenler bilerek ihaneti seçmemişlerse gaflet ve dalalet içindedir. Gaflet de çoğu zaman ihanetten daha tehlikelidir. Kendi sınırları içindeki Kürtlere karşı bilinen tutumunu bir yana bırakalım, Suriye devleti sınırları içinde yaşayan Kürtlere karşı düşmanca tutumunu nasıl ve neyle açıklayacağız? Sadece bu düşmanlık bile tek başına AKP iktidarının neyin peşinde koştuğunu açıkça ortaya koymuyor mu? Binek hayvanı yerine konulmaya ‘edi bes e!’ demek gerekmiyor mu?
AKP her yıl askeri birliklerin “…sınır ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi” için Meclis’ten tezkere çıkardı. Bugüne kadarki tüm tezkerelerde amaç esas olarak bu biçimde belirlenmişti. Buna karşılık yeni tezkerenin çerçevesi çok daha geniş tutuluyor, daha doğrusu hiçbir sınır çizilmiyor. Son tezkerede amaç ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesi’ biçiminde ortaya konuluyor. Gönderilecek kuvvetin ‘hudut, şümul, miktar ve zamanı’ hükümetin takdirine bırakılıyor. Yine sözüm ona anayasadaki çerçeve böyle olduğu için tezkerede Suriye’nin adı zikredilmiyor. Kim ne derse desin, kuvvet gönderilecek ülkenin açık olarak belirtilmemesi bu tezkerenin özünü değiştirmiyor. Tezkere özgürlüğü için mücadele eden Kürtleri ‘hizaya getirmek’ için çıkarılmıştır; açık isim verilmemesinin nedeni Batı Kürdistan’ın da saldırı hedefi olarak seçilmiş olmasıdır.
Gerçeği anlamak gibi bir derdiniz varsa lütfen elinizi vicdanınıza koyup düşünün. Halkın mevcut rejime muhalefeti bir yana, bugün Suriye’de elde silah rejimle öldürme yarışına girenler gerçekten özgürlük savaşçıları mıdır? Bunlar nasıl birdenbire yerden mantar biter gibi nasıl ortaya çıktılar? Bu kadar silah ve cephaneyi nasıl elde ettiler? Para gücüyle bir araya getirilmiş, Katar ve Suudi Arabistan’ın finanse ettiği ve Türkiye’nin pratikte bizzat yön verdiği bir çapulcu takımı nasıl mazlumların temsilcisi olabiliyor? Bu çapul ordusunun sözde kendilerine karşı savaştığı güçler gibi sivil hedeflere bomba yağdırdığı ve çok sayıda masum insanı katlettiği ortada değil mi? Bunların yaptığı şey terörizmin ta kendisi değil mi? Bunlar masum ve mazlum sayılırken, şimdiye kadar tek bir mermi bile patlatmamış Kürtler neden tehdit olarak değerlendirilebiliyor? Sorunların çözümünde barışın diline başvurmak, Kürt coğrafyasının kör şiddetin kendini konuşturduğu bir alana dönüşmemesi için tedbirler almak, bunun için halkı meşru savunma temelinde örgütlemek ve özerk yönetimini inşa etmek neden TC için savaş gerekçesi olarak kabul ediliyor? Batı Kürdistan Kürtlerinin TC açısından tehdit unsuru olmaktan çıkmaları için Suriye’de terör uygulamada rejimle sidik yarışına giren Erdoğan’ın ‘Özgür Suriye Ordusu’ adını almış nesebi gayri sahih Arap kardeşlerine katılmaları mı gerekir?
Kim ne yaparsa yapsın, ne kadar tezkere çıkarırsa çıkarsın, Kürt halkı özgür yaşama arzusu ve iradesinden bir adım dahi geri atmayacaktır. Hayatın gerçeği de bu iddiayı doğruluyor. Cellat rolüne soyunanlara inat, Kürt halkı özgürlük mücadelesini daha da yükseltiyor. Önder Öcalan’ın çarpıcı deyişiyle Kürdistan’ın her parçasında Kürt teşisi dönmeye devam ediyor. Bin yılların kördüğümleri çözülüyor. Kürt semtinde saldırganlığın esamisi bile okunmuyor, Kürt’ün dili barışın dili oluyor. Ne var ki bu barışa bağlılık Kürtlerin bir saldırganlık karşısında kendilerini savunmaktan imtina edecekleri anlamına gelmiyor. Kürt halkı bu noktada kendi Önderliğinin o ünlü deyişini haykırıyor: Dünyayı yenecek gücümüz olsa da saldırmayacağız, bütün dünya birleşip üzerimize gelse de kendimizi savunacağız!
Kuzey Kürdistan’da on yıllardır kesintisiz devam eden özgürlük mücadelesi Türk sömürgecilerinin maskesini düşürmüş; takke düşmüş, kel açığa çıkmıştır. Kürt halkı artık bu hem kel hem fodul takımını çok iyi tanıyor. Savaş tezkeresi ancak şimşir tarağın kelliğe çare üretmesi kadar çare olabilir. 21. yüzyıl Kürt yüzyılı olacaktır. Hiçbir güç bu gerçeği değiştiremez.
Kel başa şimşir tarak: Yeni tezkere