Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılan Alevi katliamlarını saymasak, Cumhuriyet tarihinin katliamları Koçgiri ile başlar. Farklı olup kimlik, kültür, dil ve inancın gereklerini isteyen her kim var idiyse ‘’Yok edilmeliydi!’’
Tanzimat, İttihat ve Meşrutiyet döneminde mayalanan ‘’Ulus devlet’’ modeli, ‘’Türk/İslam’’ kimliği üzerine kurulmuştu. İşin tuhaf yanı ne ‘’Türküm, dinim cinsim uludur!’’ diyenlerin Türklüğü ne de İslam dini adına oluşturulacak olan kurumların İslamı temsiliyeti ‘’Hakiki’’ değildi! Bir tek ‘’Hakikat’’ vardı o da ‘’Cumhuriyet kurulacak!’’ Cumhuriyetin etnik kimliği Türk, inançsal kimliği de ‘’Müslüman’’ olacaktı. Üstüne üstlük ‘’Cumhuriyet laik olacak, laikliğin ve cumhuriyetin güvencesi de Aleviler’’ olacaktı! Bu ‘’Büyük projenin’’ öncesinde ‘’Cumhuriyet tarihi boyunca baş belası’’ olacak olan Ermeni’ler için tedip, tenkil ve tehcir yoluyla ‘’Lüzum eden yapılmıştı.’’ Rumlar için 6/7 Eylül 1955’e kadar ‘’Hoşgörü’’ ile yaklaşan Cumhuriyet zihniyeti bu tarihte ‘’Hoşgörüyü’’ bir kenara bırakarak tedip, tenkil ve tehcire talanı da eklemiş ve Rumları ‘’Anasından doğduğuna pişman etmişti!’’
Gel gelelim şu ‘’Kürtler ve Aleviler n’olacaktı???’’ Nüfusları da ‘’Azmaz değildi hani!’’ Dağlı ‘’Sergerde Kürt’’ ile ‘’Şaki Kızılbaş’’ bir olsa ‘’Alimallah başa mı çıkılırdı?!’’ Bu tanıma en müsait yer Koçgiri’ydi. Öyle ise oradan başlanacaktı ve öyle de oldu. Koçgiri katliamı Kürt Alevi kimliğini ‘’kökünden kazıma’’ girişimiydi. Koçgiri’den sonra yapılan tüm katliamlar bu zihniyetin devamından başka bir şey değildir. Alevi inanç kimliğini yok etmenin amacı, Aleviliğin kendi özünde barındırdığı devlet dışı örgütlenme, kendi ocak yapısını esas alma ve İslam dininin tipik ‘’Biat’’ ilişkisi dışında sorgulayan bir niteliğe sahip olmasıydı. Dolayısıyla ‘’Cumhuriyet Alevilere bir ayrıcalık tanımalıydı.’’ Bu ayrıcalığın adı laiklikti ama Laiklik ilkesi ve ilkenin gerekleri 1937 yılında kabul edilene kadar zaten ‘’Türk/İslam’’ için gereken kurumsal yapılar ve toplumsal zihniyet devlet eliyle çoktan oluşturulmuştu. ‘’Hilafet ve saltanatın kaldırılması, şeriatın hüküm sürdüğü hukuk sistemine son verilmesi’’ ve ‘’Kemalist modernizmin pozitivist, oryantalist’’ zihniyeti, ‘’Din ve vicdan hürriyet için teminat’’ olarak Alevileri cezbetse de tüm bunlar yapılacak katliamlar için önleyici birer unsur olamayacaktı. Zira laiklik diye ‘’Gericiliğe karşı’’ her derde deva kabilinden sunulan sistem kendi içinde inkar ve giderek imhayı örgütlemişti ki bu Kemalist modernizmin pozitivist, oryantalist gericiliğinden başka bir şey değildi.
Türk/İslamcılıkta’’ Türk etnik kimliği Ermeni, Rum, Kürt kimliğinin ötelenmesi, itelenmesi ve aşağılanması üzerine bina edilmişken, İslam inaç kimliği de devletin cansiperane ‘’Hanefilik’’ kurgusu (ki Ebu Hanife’nin Hanefiliği ile alakası yoktur!) üzerine bina edilecekti. Bu anlamda ‘’Birinci tehlike Alevilik’’ olsa da ‘’Ehli Sünnet’ten olan’’ Şafilik Mezhebi de ‘’az tehlike değildi!’’ Zira ‘’Şafilik’’ Kürt Müslümanların mezhebiydi! ‘’Tekke ve Zaviyeler Kanunu’’ ile Alevilik yasaklandı Şafilik ise etkisiz hale getirildi. ‘’Tekke ve Zaviyeler Kanunu’’ Alevi dergahlarını kapatıp Aleviliği yasaklı bir inanç haline getirirken Şafiilerin de medreselerini kapattı. Çünkü ‘’Medreseler sivildi.’’ Bugün ‘’Mellerden cami hocası atama projesi’’ de sivil İslamın ve Şafi Mezhebi’nin tümüyle devletleştirilmesi projesidir. Bu proje asimilasyon, devlet dinini tümüyle egemen kılma ve sivil İslamı bitirmenin ‘’İstiklal Mahkemeleri’’ sürecinden kalma bir izdüşümüdür. ‘’İstiklal Mahkemeleri’’ süreci çok boyutlu değerlendirilebilir ama önemli boyutlardan biri ‘’Yargılanan ve idam edilen’’ din adamlarını yok ederek Hanefiliği ve Şafiliği kontrol altına almaktır.
‘’Türk/İslam’’ kimliğine Kürt etnik kimliği ve Alevi inaç kimliği yanında ‘’Azınlıklar da sorun yaratıyor’’ olsa da onlar zaten kontrol altındaydı.
Burada bir gerçeği daha vurgulamakta yarar var. Koçgiri ve Dêrsim katliamı, Şeyh Said katliamından farklı gibi gösterilse de her üç katliamda da devletin ‘’Ulvi gayesi’’ aynıdır. ‘’Farklı olanı etnik ve inançsal kimliğinden dolayı yok etmek!’’
Cumhuriyeti kuran ‘’Elitler’’ için ‘’Ulvi bir gaye’’ daha vardı ki, o da ‘’Steril kentler’’ oluşturmaktı. Buradaki ‘’Sterillik’’ Türk/İslam kimliğinin hakim olduğu ve günümüzde ‘’Mahalle Baskısı’’ diye tabir edilen devlet eliyle oluşturulmuş toplum projesiydi. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan katliamlar derinlemesine incelenirse bu katliamlar bir anlamda ‘’Devletin sosyo/psikolojisini kentlere hekim kılma’’ projesidir. Çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı kentler hedef alınarak ‘’Tek tip’’ toplum ve insan yaratma gayesi hedeflenmiştir.
Maraş, Malatya, Sivas, Çorum bu projenin en bariz örneğidir. Bu kentlerde Kürtler, Türkler, Ermeniler, Çerkesler, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar bir arada yaşarken Türk ve İslam dışında neredeyse hiçbir kimlik kalmamıştır. Dolayısıyla Koçgiri ile başlayan katliamlar sürecinin ana gayesi, ‘’Türk/İslam’’ kimliğini ‘’Tek kimlik’’ haline getirmektir. Bu ‘’Tekçilikte’’ devletin sağı DP, AP, MSP, MHP, ANAP, AKP ve türevleri görüş birliği içinde oldukları gibi devletin solu CHP, SHP ve türevleri de görüş birliği içindedir. Devletin sağı ile devletin solunun tüm çekişmeleri, devlet nimetlerini kendileri ve destekçilerine pay etme çatışmasıdır. Devlet sağının paydaşları kasaba eşrafı olan zahire tüccarlığından gelen ‘’Anadolu Kaplanlarıdır.’’ Devletin solunun paydaşları ise asker ve sivil bürokrasi ile tahrirat katipliğinden gelen, büyüyememiş memurcuklardır. Ayrıca her ikisinin ortak bir paydaşı vardır ki o da müteahit ‘’Sınıfıdır!’’ ‘’Büyük Burjuvazi’’ diye tabir edilen ve sınıf ise devletin tonton çocuğu olmaktan kurtulamamış, bir türlü ‘’Devlet mekanizmasını tümden’’ ele geçirememiştir. Zira devletin Türk/İslam beşiğinde büyüyen ‘’Besleme burjuvazi’’ Avrupa’da ve dünyanın çeşitli yerlerindekinin aksine asker ve sivil bürokrasinin ‘’Emir erliği’’ rütbesinden kurtulamamıştır. Zaman zaman ‘’Asi çıkışlar’’ yapsa da ‘’Büyük burjuvazi’’ olmamıştır!
Maraş, Malatya, Sivas, Çorum katliamlarında dikkat çeken unsurlardan bir de, 1960’lı yıllarla birlikte başlayan ‘’Kentleşme’’ projesinde ‘’Sermayeyi kimin kontrol edeceğidir.’’ 1960’lara kadar köylerde yaşayan Aleviler kentlerde önceleri hizmet sektörünün ayak işlerini yapar konumda idiler. Giderek ‘’Küçük esnaflık’’ gibi işlere el atan Aleviler ‘’Anadolu Kaplanları’’ için rakip olmaya başladılar.
Etnik, inançsal, sosyal ve siyasal olarak farklı olanın ‘’Sermaye edinmesi tehlikeliydi!’’
Bu çerçeveden baktığımızda Koçgiri’den Maraş’a kadar yaşanan katliamlar tarihi sadece ‘’Bir grup insanı yok etmek’’ gibi bir yaklaşımla açıklanamaz. Asıl sorun ‘’Yok edilmesi’’ düşünülen grubun etnik ve inançsal kimliğinin sosyolojik ve siyasal yaşama yansımasıdır. Amaç hedef alınan insan toplumunu tüm insani değerleri ile birlikte yok etmektir. Bu durum evrensel insanlığın ve onun tarihi değerlerinin yarattığı hukukta ‘’Soykırım/Jenosid’’ olarak tanımlanır.
Evet, şu belirlemeler hiç tartışmasız doğrudur. Maraş ve Çorum katliamı 12 Eylül askeri faşist darbesini ‘’Meşru kılmanın’’ aracıdır. Ama Türk/İslamcı, tekçi, inkarcı zihniyet bundan çok fazlasını amaçlamış ve amaçlarını da büyük oranda gerçekleştirmiştir. Malatya ile başlayıp Sivas, Maraş ve Çorum ile sürdürülen katliamlar zinciri Türkiye’nin sadece etnik ve inançsal tablosuna etki etmemiştir. Demografik yapıyı bile büyük bir sirkülasyona uğratmıştır. Öyle ki Türkiye içinde göç ile sınırlı kalmayan zorunlu hareketlilik Avrupa ve diğer dünya ülkelerine kadar bir tür ‘’Disaporaya’’ dönüşmüştür.
Maraş katliamı başta olmak üzere tüm bu katliamlar için istastistiki bilgiler, grafikler vb. yapılabilir, matematik veriler de tespit edilebilir. Ama bu açık ve aleni tablo ortadayken bu verileri sergilemeye çalışmak tali kalmaz mı? 74 yıl sonra Dêrsim Katliamı ve pir Seyid Rıza için ‘’Özür dilemenin’’ biçimi bile bir özürü gerektirirken sorun ‘’İstatistik ve matematik veri’’ değildir.
Daha dün Dêrsim için ‘’Gerekirse ve devlet geleneğinde böyle bir şey varsa ben özür diliyorum!’’ diyen zihniyet bu gün Maraş Katliamı anması için yasaklama kararı almıştır. ‘’Katletmek serbest, anmak yasak!’’
Yerli yersiz ‘’Yüzleşme’’ diyen ve liberalizmin Türk/İslamcılıkla ittifakında elini ovuşturarak pay bekleyenlerin, hükümetin ‘’Demokrasi ibresine’’ göre demokrasicilik oynadıkları gün gibi ortada. Hükümetin ibresi Türk/İslam üzre bir anayasa hedeflerken Başbakan Yardımcısı Bülent Arıç’ın Kürt halkının hakları için dizdiği methiyeler, insan avına dönüşen gözaltı ve tutuklamalardan dolayı yükselen tansiyonu düşürme ‘’Ustalığıdır.’’
Neredeyse her güne bir katliamın takvimlendiği Türkiye’de ‘’Yeni anayasa’’ süreci bir olanaktır. Ama hükümetin ve muhalefetin ne böyle bir amacı ne de siyasal alt yapısı vardır. Aksine yeni tehdit ve yasaklamalar pek de iyi şeylerin habercisi değildir.