Sen, benim en saklı yaramsın, 

Ben, en derin sende susarım…

Tüm Newroz coşkusu bir yana, senin acın bir yana kaydı içimde. Nûjiyan’ın acısıyla karıştı bir tek, onun acısı ile koyun koyuna kıvrıldı yüreğimin en kuytu, en tenha yerine... O tenha yer dediğim en saklım, en lâlım, altın sükûtum. O tenha yerde ömrüm kadar acı katmanı, en yüzeyde. Alta doğru halkımın ömrü kadar acıdan kaç katman, bilemedim. Ömrüm yetmeyecek bilmeye, saymak mümkün olamayacak. ‘‘Ekmeğin bereketi kaçar sayınca’’ derdi anam, saydırmazdı ekmeği hiçbir zaman. Ya acı sayılınca? Onun da bereketi kaçar mı anacığım? Coğrafyamızın, çağımızın, ruhsuz zamanımızın bereketi en bol olanı acı… Bir bilsem anacığım, sayınca bereketinin kaçacağına inansam kalan ömrümü acılarımızı saymaya adardım, çok zor olduğunu bilsem de… 

O içimin en kuytusuna kıvrılan acın, Nûjiyan’ın acısı ile koyun koyuna yatan acın gönül gözüme dikmiş gözlerini, günlerdir lâlca konuşur yüreğimin lâl yanıyla. Böyle bir dil yok bu evrende, böyle bir dil çok bu evrende. Yok, çünkü her acı eşsiz, çok çünkü tüm acılar yüreğin aynı dalına yüklenir. Tüm ahları diksem birbirine, üzerindeki fanilana kafayı takanların kafasızlığının yüreğine işleyen acısına dil olamaz. ‘‘Sinir krizi geçirmiş, kasaptan bıçağı almış, polislere saldırmak için’’ dedi tüm haberler. Acıya sağır-kör olanlar, neden lâl acıları anlatmaya, haber yapmaya çalışırlar ki? Onların ‘‘sinir krizi’’ dedikleri kelebek etkisidir, senin evreninde. Sen yüreğinin son hücresine kadar acıya boğdurulmaya, evrenin en doğal kuralınca yanıt oldun, ey yiğit insan! Yatağına gereğinden fazla dolan suyu taşıran nehir gibi davrandın, doldun ve taştın. Senden taşana akış denir, sel olup akmak denir, insan onurunun zulüm karşısındaki öz savunması denir, ama sinir krizi denmez. İnsan eli değen yerde yuva yapmayan kuşların asaletisin sen! Zalimin değdiği yürekte bu canı taşıyamadın daha fazla. Asaletten eksilen, vuruluşunu sessizce izleyenlerdir. Asil olamayan, taşan suya katılmayan, minik derecikler olarak kalıp kokuşmaya meyleden, çoğunluk olduğunu sanan azlıktır. Zulmün değdiği, değip ezdiği, ezip geçtiği yüreklere ısrarla ruhsuz canını taşıtma zulmünü yaşamak sananlardır, asaletten eksilenler. 

Çocukluğumun şehrinden hayallerimizin şehrine akmışsın afacan bir enerjiyle. Son günde bile esarete mahkûm kılınan bir köpeği kurtarmaya çalışmışsın. Masanda içtiğin su, okuduğun kitap, odanın duvarlarında çaldığın kemanın ezgisi yarım kalmış. Güzel Sanatları okuyan zihin zenginliğini hangi sanat dillendirecek? Acıya lâl kalmayan yüreğini hangi edebiyat şiire, hangi müzik türküye dökecek. 3 yıl boyunca arşınladığım, altındaki ruhlar incinmesin diye koşar adım yürüdüğüm Dersim dağlarının rüzgârına sarıyorum acını. Nûjiyan’ın saçlarının güzel dalgalarını basıyorum kurşun işleyen yüreğinin yarasına. Amed sokaklarının sağır sessizliğinden alıyorum seni, Adıyaman’ın, Malatya’nın kadim Kürt damarlarının gürül gürül akan derin yataklarına uzatıyorum boylu boyunca. Yiğitliğinin tüm Kürt çocuklarının yüreğine yağmur olup akması, kan olup damarlarına dolması için evrende bildiğim, bilmediğim tüm kutsal güçlere yüreğimin en saklısında her zaman bir mum yakıyorum. Seni dişil enerjinin sevgisi ve şefkati ile büyüten o güzel kadının yüreğindeki acıyı paylaşabilmek için ona akabilmeyi ne kadar çok isterdim.

Kemal’e eren Kemal! Zulme başkaldıran mazlum asalet! Seni yazmak değildir görevimiz. Yazmak sadece kendine lâl olan vicdanlara hatırlatmalardır. Seni, sende Kürtlüğün öz savunmasını sevenlerin görevi, zulmün değip ezdiği yürek ve ruhları ateşe vermektir. Ateşe verip kendi küllerinden kendini yeniden yaratmaktır. Newroz şehidi Sema Yüce’nin vasiyetini duyan ilk kulak oldun sen bu Newroz’da. Kendini yeniden yarattığın sıcak küllerinden öpüyorum seni. O külleri soğutmayarak onurlu ve özgür Kürtlüğü yaratıncaya kadar Newroz ateşlerini canlı tutacak nice yiğit Kürdün asalete yemini oldun sen. İçimin en saklısının en derin suskunluğu olanların kervanına katılmasaydın keşke. Keşke Uçurtma Avcısı’ndaki acılar seni avlamasaydı. Keşke bir Newroz halayı sonrası suyunu son damlasına kadar dikseydin kafana. Keşke keman ezgilerini 2018 Newrozunda Amed’de milyonlara çalsaydın. Keşke Amed’deki düşman zulmü yok olsaydı. Sen boş ellerini halay başında kesk û sor û zer mendili sallamak için kaldırsaydın… Keşkelerimiz, acılarımız kadar bereketli… O keşkeler, kendimizi yeniden yaratacağımız ateş kıvılcımları. O yüzden senden bize kalan bir emanet aynı zamanda, ‘‘zulme asla boyun eğmeyin’’ talimatından sonra…

‘‘Yediği sofraya bıçak çeken’’ değilsin, zulme çekilen bıçaksın sen. Sen, müziğin, sevginin ve şefkatin çocuğu, içimin en narin saklısına karışıyorsun, Nûjiyan’ın o masum gülüşünde kutsanıyorsun. Yakılan binlerce köyün acısını, harabeler arasında kalan çocuk ayakkabılarına dokunarak avutmaya çalışan bir küçük kız çocuğu oldum yeniden ben, sen vurulduğun gün. Şimdi sen bir Kürt sembolü için vuruldun, biz onura kesen ağırlığının altında kaldık. Kemanında yarım kalan ezgine dokunarak avunmayı yasaklıyoruz kendimize. Bizi ancak o ezgiyle devrime erişmek, devrimde erimek paklar.