Darbe, haydutların bir ülkeyi (kendi yurtlarını) istila (işgal) hareketidir. Toplumu yalancılık, dolandırıcılık dolambacında, yasaklara dayalı cebir ve şiddetle yönetme rejimi, özetin özetiyle terör yönetimidir, darbecilik.
Türkler, başka türlüsüyle hiç tanışmadıkları, insan onuruna değer veren ve ona yaraşan bir rejimde hiç yaşamadıkları için, darbeci ve darbe rejimleri hayatın normali görünür, onlara. Bir bakıma, bağışıklık sistemleri alışıktır, darbe rejiminde yaşamaya.
Çünkü, "Atatürk ilke ve inkılapları"yla püsküllü başlangıcı saymıyoruz. Onun ötesi de, darbecilerin in, bin olduğu darbeler tahtaravallisidir. 27 Mayıs 1960 ile başlar tahtaravalli. Herkesçe bilineniyle sonrası, 21-22 Şubat, 9 Mart, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubattır. Ve günümüzdeki içi isyan, 15 Temmuz...
Türk darbeler geleneğinde, yenilenlerin tümü yergi ve sövgülerle uğurlandı, uğurlanıyor. Yenenler, her daim övgülerle yüceltildi.
O nedenle Recep Tayyip, düşmanlarını alt etmiş kurtarıcıdır. Şimdi, Türk halkının alkışları arasında, yenilmişleri yerlerde sürükleyip, sırtlarına binerek zaferinin keyfini çıkarıyor. Övgücülerinden biri, (cemaatçı) onu yeni Osmanlı’nın Sultanı bile ilan etti bille.
Övgüler yerde gındırlanadursun, 15 Temmuz, Osmanlı Saray entrikalarının kötü bir müsvedesiydi.
Zekanın yaratıcılığından uzak bir tertip ve düzenlemeydi. O nedenle isyancılar, kendi şaşkınlıklarına, bilmezliklerine yenildiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, orduya alternatif savaş gücü olarak (bir bakıma bugünler için) örgütlediği polis ile MİT’i hazır edip beklemiş, sonra sürek avı başlamıştı.
Televizyon kanallarının naklen yayınlarına düşen manzara ile ordu kaçıyor, polis kovalıyor, o yandan çarklı, afilli-tafilli havalı generaller yakalanıyor, sonra dayaktan geçirilmiş, donlarına kadar soyulmuş, çıplak edilmiş halde, yüzleri, ağız-burunları kan içinde kelepçeleniyorlardı. Bu arada, çıplak generaller görüntüsünün üstüne, Erdoğan’ın darbecileri yenilgiye uğratan demokrasi kurtarıcısı pozları, zamana zımbalanıyordu.
Türk ordusu, polise yenilmiş, bozguna uğramıştı. Erdoğan, kan kokusu almış aslan gibi sağa sola seğirirken, bir yandan da keh keh gülüyor "bu darbe bize, Allah’ın bir lütfüdür" diyordu.
Ve o aynı zamanda, Allah’ın lütfünü fırsat bilmiş, kuyruğundan yakalayıp, kurnazlık sularında ganimete dönüştürmeyi başarmış biriydi. O artık, anayasası olmayan bir rejimin başıydı. Tasfiye meydanlarında, hesap soranı da olmayan bir kurtarıcı...
Kendisini sevmeyen, sevmediğinden kuşkulandığı herkes, eski suç ortağı Fethullah’ın yandaşı ve dolayısıyla vay haline ki, düşmadı.
Tabii olarak, düşman söz konusu ise eğer bir Türk için, Anayasa, yasanın hesabını yapmak lükstü. Öncelik vatandı. Vatan da kurtarılma amaçlı olarak, işgal ile koruma altına alınmıştı. Ona yan bakana, kurtarıcıların işgaline laf söyleyene ölüm değilse, bile zindan revaydı.
Faşist Hitler rejimi de Avusturya, Fransa, Çekoslovakya, Polonya işgalinde, Mussolini Faşizmi de kuzey Afrika’da, aynısını yapmış ne kadar aydın, entelektüel, yazar, sahne, müzik sanatçısı varsa hepsini tutuklamışlardı.
Kendi ülkelerini işgal edenler de aynı yolu takip ediyorlardı. Eski suç ortağı Fethullah’ın, bir zamanlar "köklerini kazıyın" diye kükreyip avın vuruş hedefine oturttuğu Kürtleri, onun en büyük ayak bağıydı. O nedenle, Fethullah bahane Kürtlere vuruş şahaneydi. Onları tek tek, ya da topluca yakalayıp hapse tıkıyor, yazar Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay gibi insani sıcaklık sevdalıları en başta, onlara selam veren kim varsa tutuklanıyor, sonra Aleviler sıraya konuyordu.
Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, genç yazar Murat Özyaşar bile Fethullahçı oluyor, Fethullah’ın diş gıcırdattığı onbinlerce öğretmen, işçi, memur Fethullahçı diye hapse atılıyor, aileleri de açlığa mahkum ediliyordu
İşgal ordularının yapmadığıydı, bu.
Öte yandan Kürdistan, işgal manzarasıyla şangur, şungurdu. Ama bunlar, gelmiş geçmişlerin en korkaklarıydı.
Beton koruganların ardına gizlenmiş, orada nefesleniyor, ara ara zırhlı araçlara saklanarak dışarıya çıkıyor, sokaklarda istiklal marşını, ırkçılık ve şovenizmin ruhuna tirit suyu olan ‘ölürüm Türkiyem’ şarkısını bağırtıyorlardı.
Vahşi damarları kabardığında ise sövgü yayımlıyorlardı.
Öte yandan, sınır ötelerinde belalarını arıyorlardı. Suriye işgalinde, IŞİD’e sığınmış, onların unsurlarına üniforma giydirip yanlarına almışlardı. Irak ise yüzsüzlüğü ele almış işgalciydiler.
Irak Parlamentosu, işgalcilerin kovulması için dünya vicdanından yardım diliyor, uluslararası koalisyon gücünün sözcüsü Amerikalı yarbay John Dorrian ise "Irak’taki Türk askeri varlığı illegaldır" diyerek, yer yüzüne "işgalci var" ilanattı yapıyordu.
Umarım, sonları Saddam, Panamalı General Noriega, Arjantinli General Videla gibi olmaz. Onlar da kendi ülkelerinin işgalden sonra, dışarıya göz ve gönül koyunca, boyunları üstüne devrilmişlerdi de…