
Kürtler savaşıyor. Kürtler ülkesini sonuna kadar savunacak. İki yüzyıldır kırılan, 28 isyandır yenilen Kürtler artık kaderini değiştirdi. Bütün dünyanın tozu, kiri, çirkefliği “çete” adı altında toplanıp üzerine gelse de yenecek gücü kendinde buluyor. Bunu biliyor. Kürt, şimdiye kadar toplu kırılırdı. Bu kırım sonuç alırdı. Kurtulanlar da ya ülkesinden kaçar ya da “kayıp” diye bilinirdi. Yani satılıp, göçertilip, ırgatlaştırılırlardı. Sukutu hayal içinde böyle sömürüldüler.
Kürtler değişti, değişiyor daha da değişecek. Ama uygar kapitalizmin Kürtler üzerindeki tavrı, anlayışı değişmedi. Dün Kürtler bu değişmeyen ama maske değiştiren ataerkil-devletçi iktidar paradigması karşısında yenik, ezik, savunmasızdı. Dili feryat-figan, ağıt; sözü yabancı, umutsuz, ufuksuz, yarınsız; beli kırık, boynu büküktü! Geliyê Zîlan kırımı, Dêrsim-Koçgirî tertelesi, Maraş toplu katliamı daha dündü. Şengal, Kobanê soykırımına karşı ise bugün mücadele ediyor, savaşıyor. Bugünün Kürtleri dünkü Kürtler değil. Çünkü bugünkü Kürtler kitapsız, dilsiz, sözsüz, eylemsiz değil. Anlayışsız, felsefesiz, yolsuz, ideasız hiç değil. İdeolojisiz bir halk olmanın bedelini çok ağır ödedik. Ve devletçi uygarlık ideolojisinin zihinlerimizde oluşturduğu mahsuller toplum olarak bizleri daha da düşürdü. Düşünemeyen, çare üretemeyen, örgütlenemeyen bir toplumduk. Ki resmi devlet ideolojisi toplumu değil, sadece kendi egemenliğini örgütler. Bunun için de zaten toplumun evvela yenilmesi, hücrelerine kadar parçalanması gerekir. Ayakta duramayacak kadar ruhunun boşalması gerekir. Yoksa nasıl güdülecek?
Günümüze kadar resmi ideolojinin Kürt halkına yaptığı tek şey hafızasını silmek ya da eni boyu alabora etmek oldu. Çalıp, kendine mal edebileceği kadarını almak oldu. Resmi ideoloji ve onun paradigmasının tevekkül ettiği ataerkil-devletçi iktidar anlayışı kırdı, boğdu, süngüledi, yaktı. Bir tek bizleri değil elbette. Doğayı da, evreni de kendi uşağı gördü, sömürdü. Ağacı, suyu, toprağı nimetten görmeyip, harcayıp kirletti.
Toplumsal bilincimizi özgürlük uhdesini vardıran PKK ideolojisi olmadan tüm bunlara karşı duruş, sadece bir kehanet olur elbette. Yeni bir toplumsal bilincin oluşması için bu nedenle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın ortaya koyduğu ''Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması'' bütün boyutlarıyla anlaşılmalıdır.
Özellikle de ekolojik toplum bilincine önem vermenin değeri bilinmiyor. Oysa ki “ekolojik bilinç temel ideolojik bilinç” olmaktadır. Bizleri doğal toplum bilinciyle buluşturan asıl bu felsefi yandır. Bu felsefeyle insanın doğayla, kendisiyle, toplumuyla ilişkisine anlam veriliyor. Nasıl ki bir halk olarak bizlerin tarihi yok sayılıyorsa, yine ''kadının tarihi yok'' bilinci kazandırılmışsa ekolojinin tarihi de yok sayılmıştır. Oysa ki ekolojinin tarihi hepsinden daha eskidir. Çünkü evren olmasaydı, zaten kadın yaşamış olmayacaktı. İnsan olmadan da evren varolabilir ama evren olmadan biz varolamayız. Su, hava, bitki olmadan insan yaşamı olamaz.
Ekolojinin tarihi evrenin ilk oluşumundan tutalım, toprağın, suyun, dağların, kurtların, kuşların, börtü böceklerin tarihidir. İnsan ise tüm bunlardan sonra oluşan bir canlı varlıktır. Evrenin en son harikası! Evren aklının ulaştığı en son düzey! Yani bizler bu evrenin çocuklarıyız. Doğanın aklının hikmetiyiz! Herhalde binlerce yıldır insanların bu doğaya ana demesinin altında böylesi bir sıra ermişlik vardır.
Ne hazindir ki bugün insanoğlu tüm bu evrenin efendisi, sahibi olarak kendisini görmektedir. Nereden geldiğine habersizliğe binlerce yıldır ''kendini bil'' diyenlerin bir anladığı var elbet. Şimdi gerçek doğamızı anlamak için her zamankinden daha fazla ekolojik bilince ihtiyacımız var. Toplumsal doğamızı özgürleştirmek için ekolojik bilinçte bir düzeye gelmemiz gerekiyor. Bir toplumu ayakta tutan en önemli içgörü binlerce yıldır bu idi. Kadını da bilgeleştiren, toplumsal sorunlar karşısında şefaatini güçlü kılan, merhamette derin yapan, hoşgörüye yakın tutan en güçlü yön bu iç sezidir. Kadında evrene uyum kültürünü güçlü tutan, toplumsal bağını insani yapan doğayla kendi arasındaki bağı yitirmemesidir. İşte bu bizim toplumsal paradigmamızın kadim yanıdır.
Kadının yabancılığının, toplumsal iç çelişkilerin altında ezilmesinde erkek egemenliğinin rolü biliniyor. Egemenlikli bir zihniyetin oluşmasında doğadan, canlı evren anlayışından kopuş vardır. Bitmeyen toplumsal iç çelişkinin, kokuşmuşluğun, vahşete düşmelerin altında bu kopuşun kendini örgütlü hale getirmesi, saldırıya geçmesi vardır. Kendi türüne karşı bu kadar vahşileşen insan gerçeğini dönüştürmek için anlamlı, onurlu, özverili duygulara koşmak gerekiyor. Güzelliğe doğru kanatlanmak gerekiyor. Tüm bunlar için de insanın kendi anasıyla, içinde yaşamını idame ettiği büyük evrenle barışması gerekiyor. Çünkü ataerkil-devletçi iktidar anlayışı vuku bulduğu ilk günden bu yana anamızla savaş halindeyiz. Bu savaş bize bir çok hastalık kazandırdı; bireycilik, bencillik, egemenlik, köleleştirme, sürüleştirme, öldürme gibi...
Evrenle olan bağımızı anlamadan, bir toplum olarak kendi aramızdaki bağları anlamlandıramayız. Hatta evrendeki bir çok canlıyla ortak hislerimiz var. Örneğin; kendini savunmak gibi. Bütün canlıların kendini koruma gibi bir refleksi var. Kendini korumak için uyguladığı bir yöntem var. Bir içgüdü olarak bu insanda da var. Bitkiler ve hayvanlar alemine baktığımızda ortak duygularımızın, içgüdülerimizin, sezilerimizin, davranışlarımızın olduğunu görebiliriz. Yani akrabalıklarımız, hısımlıklarımız az değil!
Bizler bu zihniyet etrafında şekillenerek, kendi topraklarımıza evrensel bir ilkeyle, ekolojik toplum bilinciyle bakıyoruz. Evrene nasıl bakıyorsak, Kürdistan’a da öyle bakıyoruz. İnsani olanın evrensel olduğunun bilinciyle en insani yanımızla en evrensel olana bağrımızı açmış bir halkız. Kürt halkı bugün toplumsal vahşete, kıyıma karşı verdiği bu savaşı, Önderlik ideolojisi, paradigmasıyla yürütüyor. İki ideolojinin çatışmasına tanık oluyoruz. Bu paradigmaya alın terini katanlarsa, gecesini gündüzüne katıp vuruşanlardır. Paradigmanın ruhunu bayraklaştırıp emeğiyle, eylemiyle, erdemiyle bizlerin ufuklarını açanlardır. Ve cephelerde en güzel, en yaman, en derin, en aşılmaz yanımız olup meşaleleşen şehitlerimizdir. Bu bizim bir halk olarak, Kürt halkı olarak yeniden doğuşumuzun türküsü olmakta. Ve bu sese farklı halklar da her zamankinden daha fazla kulak veriyor, yüreğini açıyor. Bu paradigmasının cephe cephe kazandığı yerde elbette toplum kazanıyor. Yeniden doğuş süreklileşiyor, özgürlük kalıcılaşıyor.