Musul operasyonunun başlamasıyla DAİŞ’ın saldırılarının da azalacağını beklenirken, DAİŞ Kerkük başta olmak üzere birçok yerde saldırılarını arttırdı. DAİŞ’ın bu saldırılarla amacının hamlesel bir çıkış yapmak olmadığı kesin. Operasyona katılan Iraklı güçleri arkadan vurarak, Musul üzerindeki yoğunlaşmayı dağıtmak için yapılan savunma amaçlı bir saldırı. Musul etrafındaki çember daraldıkça bu saldırıların daha fazla artacağını beklemek de çok yanlış olmayacak. Ama, Kerkük saldırısı bölgede yaşanan çok daha büyük tehlikelerin ve oyunların önemli işaretlerini verdi. Kerkük saldırısının detayları incelendiğinde bu rahatlıkla görülebilir.
Kerkük şehir merkezine 21 Ekim günü yapılan saldırıda öldürülen DAİŞ çetelerinden birinin üzerinde çıkan kimlik bu konuda birçok şeyi anlatmaya yetiyor. Türkiye’deki mülteci kamplarından kendisine verildiği anlaşılan kimlikte çetenin uyruğu Suriyeli ve Rakkalı olduğu yazılı. Geçen yıl DAİŞ çetelerinin Türkiye sınırından Kobanê’ye yaptığı saldırda öldürülen bir çetenin üzerinden de benzer şekilde AFAD kimliği çıkmıştı. AKP her ne kadar inkar etse de, bu belgeler Türk devletinin DAİŞ çeteleriyle bağlantılı olduğunu ve Türkiye’deki mülteci kamplarında eğitildiklerini bir kez daha gözler önüne sermeye yetiyor.
Fakat daha da dikkat çekici olanı, ele geçen bir DAİŞ çetesinin itirafları. Çete üyesi Kerkük’e nasıl geldiklerini anlatırken, Türk helikopterlerinin kendilerini bir yere getirip bıraktığını ve Kerkük’e de oradan girdiklerini itiraf etti.
Kerkük’e yapılan saldırının arkasında Türk devletinin olduğundan kimse kuşku duymuyor. Fakat Türk devletinin böylesi bir saldırıdan amacı ne olabilir?
Türk devletini böyle bir tutuma iten temel neden Türk ordusunun Musul operasyonunda devre dışı bırakılmasıdır. Bu durum Erdoğan’ın tüm planlarını boşa çıkardı. Ki, Erdoğan Musul ve Kerkük’e ilişkin politikasını ‘Kerkük ve Musul bizimdir’ diyerek açıkça dillendiriyor. Bunu sadece Musul ve Kerkük için de değil, dolaylı olarak Halep için de söylüyor. Misak-ı Milli sınırları demekle Erdoğan zaten bunu kast ediyor. Fakat Türk ordusunun Musul operasyonuna katılması engellenip, Güney Kürdistan’daki ortağı KDP de, Musul merkezine girmesine izin verilmeyerek, sınırlandırılınca, ne DAİŞ’ın ne de Erdoğan’ın Musul planı tuttu. İşte bundan dolayı Erdoğan’ın dediği ‘B ve C planları’ devreye sokuldu. Plan çerçevesinde de Türk devleti öncelikli olarak Iraklı güçlerin Musul’da başarısız olabilmesi için elinden geleni yapıyor. Bunu yaparken de mültecilerden ve mültecilik psikolojisinden yararlanıyor.
Mülteciler sorununa yıllardır doğru bir çözüme kavuşturulmadığı için mültecilik gerçeği bölge ve dünya genelinde şiddet sarmalını besleyen temel faktör haline gelmiş durumda. Sorun öyle bir hal almış ki, bölge devletleri ve güçlerinin mültecileri kabul edilmesi bir sorun, kabul edilmemesi bir başka sorun. Nasıl?
Bölge güçlerinde son dönemlerde gelişen en yaygın yaklaşım mültecilerin kabul edilmemesi yönünde. 21 Ekim’deki Kerkük saldırısından sonra Kerkük idaresinin yaptığı gibi, birçok güç bunu açıkça dillendiriyor da. Fakat Sünni Arap mültecileri kabul etmeme durumu çok daha kötü sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu durum da bir taraftan bölgenin kangrenleşen yarası Sünni-Şii, Kürt-Arap çelişkisini daha fazla derinleştirecek, diğer taraftan da mültecileri ve mülteciliği Türk devleti gibi siyasal ve silahlı bir güç olarak kullanmak isteyen güçlerin kucağına itecek. Bu da bölgedeki kaosun ve çatışmanın derinleşmesine daha fazla zemin hazırlayacaktır ki, Erdoğan ve Türk devletinin de isteği bu.
Mülteciler kabul edildiği zaman da bir başka tehlike doğacak. Ki, DAİŞ’ın mültecileri ya militan devşirmede ya aralarına girerek başka ülkelere sızmada ya da yardım ve yataklıkta kullandığı bilinen bir gerçek. Musul operasyonuyla birlikte bir milyon civarında yeni mültecinin geleceği, üstüne üstelik bunlardan birçoğunun uzun süredir DAİŞ’ın denetiminde olduğu ve eğitildiği gerçeği de göz önünde bulundurulduğunda tehlikenin ne kadar büyük olduğu daha açık şekilde görülecektir. Hatta Musul’dan yeni göç dalgası başladığında kimin DAİŞ militanı, kimin masum vatandaş olduğu dahi ayırt edilemeyecektir. Bu da mültecilerin gittikleri her yere kendileriyle birlikte terörü de objektif olarak taşımalarına yol açacaktır. Tüm toplumlarda ve iktidarlarda daha fazla korkuya neden olacak olan bu durum, mültecilere, Sünnilere, Müslümanlara ve Araplara karşı tepkinin ve öfkenin artmasına neden olacaktır. Tepki ve öfke de karşıtını yaratarak şiddet sarmalının her iki ucunun kendini ve birbirini besleyerek devam etmesine yol açacak.
Bu sarmaldan kurtulabilmek için yapılması gereken en acil şey mültecilik sorununa doğru bir çözüm üretmektir.
Ama açmazdan çıkabilmenin esas yolu bölgede tüm halkların ve inanç gruplarının birlikte, eşit ve özgür bir şekilde yaşayabilmesinin temellerinin atılmasıdır. Bunun için de öncelikli olarak AKP Hükümeti gibi bölgede yayılmacı politikalar izleyen güçlere dur demek gerekmektedir.