Canı istediğinde Kürtleri ve Kürtçe’yi aşağılayarak kendisini rahatlatan ve dilsel şovenizm ateşine odun atan “tarihçi” İlber Ortaylı, 26 Mart tarihli köşesinde “Kerkük’te Türkçe evlere mi hapsolacak?” başlıklı bir yazı dolaşıma soktu. Yazısının en önemsediği bölümünde şunları söylüyordu: “Kerkük yönetimi şehirde Kürtçeyi Arapçayla birlikte resmi dil yaptı. Bu zavallı çıkışıyla bölgenin kalabalık ve en eğitimli halk grubu Türklerin dilleri, artık devlet dairelerinin, televizyonun ve asıl önemlisi okulların dışında olacak. Kahvehanelere, evlerin içine sığınan bir dilin bir nesilden fazla yaşama şansı yoktur.”

Türkiye’deki dil politikalarını çok iyi özetleyen bu “hastalıklı” yaklaşım, dillerin birbirinin düşmanı olduğuna ve her zaman gücü olanın diğerlerini yok etmeye çalışacağına dayanır. Türkiye’de durum gerçekten de böyle olmuştur. Dil Yarası isimli araştırmamızda, Türkiye’nin nasıl katı-hiyerarşik bir dil rejimi üzerine kurulduğunu ve AKP de dahil değişen onlarca hükümetin bu rejimi olduğu gibi devam ettirdiğini, farklı dönemlerde çıkarılan yasalar ve sahadaki uygulamaları ile tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ele almıştık. Bu alanda çalışan objektif biliminsanlarının çalışmaları da aynı durumu belgelemektedir.

Türkiye’de Türkçe’nin tek resmi dil olduğu her anayasada tekrarlanmış, Türkçe dışındaki tüm diller çeşitli aşağılama ve asimilasyon teknikleri ile yok edilmeye çalışılmıştır. Üstelik Ortaylı’nın Kerkük’te Türkçe için söylediğinin aksine, Türkiye’de Türkçe dışındaki dillerin “kahvehanelere, evlerin içine” bile sığınmalarına izin verilmemiştir. Devlet dairelerine, televizyonlarda ve kendi deyimiyle “asıl en önemlisi okullarda” Türkçe dışında bir dilin kullanılması “teklif dahi edilemez” bir tabu olarak kalmıştır. Çok değil, içinde bulunduğumuz 2 binli yıllarda üniversite öğrencileri Kürtçe seçmeli ders olarak okutulabilsin diye dilekçe verdikleri için başlarına gelmeyen kalmamıştır. Okuldan atılmalar, bitmek bilmeyen mahkemeler ve sonunda hapis cezaları… Eğitim-Sen tüzüğünde anadilinde eğitimi tanıdığını belirttiği bir değişiklik yaptığı için eşi benzeri görülmemiş bir saldırıya uğramış, nihayetinde değişikliği geri çekmek zorunda bırakılmıştır. Osman Baydemir, Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanı olduğu dönemde hazırlattığı Kürtçe’yi de barındıran çokdilli kartlar, Fırat Anlı Yenişehir Belediye başkanı iken Kürtçe hazırlattığı afişler, Abdullah Demirbaş ise Sur Belediye başkanılığı döneminde yürüttüğü çokdilli ve çokkültürlü belediye hizmetleri yüzünden onyıllar süren davalarla yüzleşti. Cezaevindeki oğlu Kamber Ateş ile telefonda yaptığı konuşma kesilmesin diye bilmediği bir dil olan Türkçe’de öğrendiği tek cümleyi tekrar edip durma işkencesi yaşatılan İpek Ateş’in hikayesini bilmeyen yoktur. Mecliste, cezaevlerinde, okullarda, inşaat şantiyelerinde, sokaklarda, otobüslerde yüzlerce benzer felaket örneği halen de vuku bulmaya devam ediyor. Öyleki daha 2 gün önce Amed’de yaptıkları referandum mitinginde Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendileri sayesinde “annelerin cezaevilerinde çocukları ile Kürtçe konuşabildiğini” büyük bir marifet gibi söyleyebiliyor.

Belki dil ırkçılığı sadece Türkiye’de yaşanan bir sorun değil, ancak Türkiye’deki gibi gözü dönmüş bir dil şovenizminin yaşandığı çok fazla ülke yok dünyada. Eskiden var olanlar da değişip dönüşmek zorunda kaldı. Irak da bu ülkelerden biri. Tıpkı Türkiye’deki gibi dil şovenizmi ile yıllarca beslenen Irak, 70’lerde başlayan ve 90’larda genişlemek zorunda kalan ve 2000’li yıllarda tam dilsel özerkliğe geçmiş örneklerden biri. Irak anayasasına göre, ülkenin iki resmi dili bulunmaktadır: Kürtçe ve Arapça. Ülkedeki diğer diller de anayasal güvence altında ve “en önemlisi okullarda” eğitim dili olarak kullanılabiliyor. Kürdistan Bölgesel Hükümeti yönetiminde olan topraklarda Irak’ın diğer bölgelerine göre daha fazla bir dilsel çoğulculuk sözkonusu. Üniversite dahil her kademede Kürtçe ve Arapça eğitim yapılan çiftdilli okullardan tutun, sadece Kürtçe, Arapça, Türkçe, Ermenice veya Asurice eğitim yapılan okullar mevcut. Üstelik hepsinin bütçesi devlet tarafından karşılanıyor. Yine televizyon kanalları, radyolar, gazeteler, dergiler gibi her türlü yayın faaliyeti farklı dillerde rahatlıkla yapılabiliyor. İnanmayan açıp okuyabilir, okuduğuna inanmayan da bizzat gidip yerinde görebilir.

Rojava’da dilsel çoğulculuk meclislerinden okullara, askeriyeden yayınlara, her alanda esas alınıyor. Hatta Irak ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti tecrübelerinden öteye, Baas Suriyesinde ötekileştirilmiş dillerin yeniden güçlendirilmesi için özel bir çaba sarfediliyor. Bakur’da şimdiye kadarki sınırlı tecrübelerde bile dilsel çoğulculuk benimsenmiş, daha fazla imkan olması halinde nasıl bir dil politikası takip edileceği gösterilmiştir. 

Hal böyle iken Ortaylı ve benzeri düşünenlerin söylemleri, sadece aynaya baktıklarında gördükleri suratların siyasi, düşünsel ve ahlaki dünyasını yansıtmaktadır.

Kürtler özgürleştirerek yeni bir yaşam kurdukları her karış Kürt toprağında, buralara bir zamanlar hükmeden zorbaların, tiranların, diktatörlerin aksine özgürlükçü ve eşitlikçi yönetimler benimsiyor. Kerkük bunun en iyi örneklerinden biri olmaya aday. HAYIR’lı haftalar.