Güney Kürdistan’da, Kürt halkının büyük direnişler ve bedellerle elde ettiği kazanımlar birer birer ellerinden alınıyor. Güvenilen güçler sessiz. Komşular ise Kürtleri bir kaşık suda boğmakla meşgul. ABD liderliğindeki batı bu politikalardan vazgeçmezlerse, korkarım Ortadoğu’yu tümden Rusya ve İran’a terk edecekler. Bölgede yükselen güç İran. Bu gerçeği bütün gözlemciler dile getiriyor. Türkiye ise, yeter ki Kürtler kaybetsin siyasetine binaen İran’ın yükselişini izliyor.Bu satırları yazarken Kürdistan Yönetiminin bir açıklaması ajanslara düştü. Kürdistan Yönetiminin, Irak hükümetine „ateşkes ve referandum sonuçlarının dondurulması„ önerisinde bulunarak, uluslararası güçlerden bu öneriye destek vermeleri çağrısında bulunması, içine düşülen çıkmazın zorluğunu kanıtlar nitelikte.

Neçirvan Barzani Erbil ile Bağdat arasında sorunların çözümü için en iyi yolun “diyalog” olduğunu söylerken, Kürtlerin Irak ile bir savaştan kaçınması konusunda bir iyi niyeti ortaya koyuyor belki, ancak devamında; “Kürdistan Bölgesi olarak referandumdan önce ve sonra Bağdat ile sorunların ciddi bir şekilde diyalogla çözülmesi gerektiğini savunduk. BM ve diğer koalisyon ülkeleri de bunun için uygun zemin oluşturmalı” diyerek referandum öncesi koşullara, en azından siyaseten, dönme mesajları veriyor. Bunun için artık çok geç. 

Elbette Sayın Neçirvan Barzani’nin sorunların daha da derinleşmemesi için önerdiği Erbil ve Bağdat arasındaki diyalog, diplomasinin devrede olması gibi siyasetin önde olduğu bir çözüm yolu her zaman tercih edilmeli. Fakat Irak ordusunun ulaştığı mevcut mevziler ve Abadi hükümetinin sonu gelmeyen ve Kürdistan’ı teslim almaya dönük siyaseti, korkarım bu gecikmiş diyalog çağrılarını boşa çıkaracaktır. Kabul ediyorum. Savaştan kaçınılmalı. Ama eğer savaş kapına dayanmışsa…?

Kaygılar daha da büyük. Erbil Konsolosluğu yapmış ve bölgeyi çok iyi tanıyan Aydın Selcan Gazete Duvar’daki yazısında o can alıcı soruyu soruyor; „Irak Kürdistanı’nın Sonu mu?“ Cengiz Çandar, yılların deneyimi ile 1975’i, 1991’i, 2003’ü hatırlatıyor.

Amacım bu kaygıları paylaşmak değil. Ancak bir gerçeği de yabana atmamak lazım. Bu tarihlerin tamamı Kürtler açısından tarihsel kırılma anlarıdır. Kürt halkında derin izler bıraktılar. Bu yıkımların travmaları günümüzde de sürüyor. Söylemek istediğim bu kadar acı deneyimlere rağmen Kürtlerin yeterince ders çıkarmamaları.

Irak Merkezi Hükümeti, Türkiye ve İran’ın desteği ile Kürdistan’ı yeniden fethetme ve Bağdat’ın egemenliğini tesis etme niyetinde. Sınır kapılarını ve hava alanları ile diğer merkezi kurumların teslim için verilen ültimatomların nedendi bu. Plan Kürtleri bölme, parçalama ve yönetme planıdır. Bu planın boşa çıkarılması ancak demokratik ulus paradigması ile inşa edilecek ulusal kongre ve Kürtlerin birliği ile mümkün olabilir.

Güney’de bu zor ve travmatik süreci yaşarken, Reqa’da Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) zafer ilan ettiği haberi yüreklere su serpti. Biz Kürtler için buruk bir zafer. Güney Kürdistan topraklarının üçte birini kaybederken, bir Arap kenti olan Reqa’nın özgürleştirilmesi buruk bir sevinç bıraktı. Bu zafer sadece Kürtler ve bölge halkları için değil, DAİŞ’i yenilgiye uğratan SDG güçlerinin insanlık adına kazandığı bir zafer olarak tarihe altın harflerle yazıldı. Kerkük’ün düştüğü gün kazanılan bu zafer, halkımız için çok önemli bir tarihsel kırılma anını zaferle taşıma iradesinin de bir ifadesi. 

Sözün özü, Kürt halkı ve Ortadoğu’nun ezilen tüm halklarının birlikte yaşamdan ve ortak direnişten başka seçenekleri yok.