Saray'ın özel kuvvetlerinin öz yönetim ilan edilen kentlerde yaptığı katliam ve yıkımları şimdi de "acele kamulaştırma" adı altında halkın evine el koyma kararları takip etti. Binlerce insan yerini yurdunu terk etti. Sur'da insanlar geride bıraktıkları evlerinin başına ne geldiğini bile bilmiyor. Ancak abluka altındaki Suriçi'nden çıkan moloz yüklü kamyonlar elbette bir fikir veriyor. Kadınlar günlerce Sur'un kapılarından dışarıya çıkan kamyonlara bakarak evlerinin eşyaları var mı diye baktı. Şimdi de cenazelerini alamayan aileler, Sur'dan çıkartılan molozların arasında evlatlarından izler arıyor. Acı ve travma ne kadar büyük! 

Evladını  değil, cansız bedenini bulmak bir 'şans' artık. Çünkü mezarsız yatanlar hiç de az değil. Ancak burada bitmiyor. Şimdi de Saray/AKP öz yönetim ilan ederek kendi hayatına ve geleceğine sahip çıkan halkı kimliksiz, hafızasız ve tarihsiz bırakma peşinde. 

Oğlunun cenazesini almak için Dicle Fırat Kültür Merkezi'nde bekleyen annelerden biri oğlunun fotoğrafını göstererek "Oğlumdan bir tek bu kaldı" demişti.

Sur'daki diğer aileler gibi zorunlu göç ile gelmişti. Zaten bir kez hayatı, geçmişi kesintiye uğramıştı. Şimdi ikinci bir hafızayı yok etme saldırısı bu; hem toplumsal hem kişisel. Sadece Sur da değil. Suruç şehidi Süleyman Aksu'nun ailesi, Yüksekova'daki evlerinden zorla çıkarıldı. Evladının mezarını bırakmak istemeyen anne yeniden döndü. Hakkâri'de sokağa çıkma yasağının kalkmasıyla dönmeyi bekleyen baba ve kardeşlerin ise dönecek bir evi artık yok. Çünkü Süleyman'ın ikinci katını kendi emeğiyle yaptığı ev yakılıp yıkıldı. Kardeşleri 'Evi yeniden yaparız ama Süleyman ile o evde geçen anılarımız ne olacak?" diye soruyor. Aynı soru binlerce insanın aklında.

Kentler kendilerine ait sokakları, meydanları, kokuları, sesleri ile yaşar. Kadıköy'de balıkçılar pazarından geçerken ayağınıza takılan kediler, gözünüzün daldığı yeşillikler kente aittir. Onlarsız hayat eksiktir. Sur'daki Gazi Caddesi'nden geçerken aktarlardan yükselen baharat kokuları, bir gerdanlık gibi dükkan girişlerine asılan kurutmalıklar kente aittir. Hayata dairdir. Onlarsız hayat eksiktir, kent eksiktir. Zenginliklerine rağmen "Mış" gibi yaşayanlar, yoksulluklarına rağmen yaşayanların hayatını çalmak istiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada "Sur hep hayalimdi" dedi. Davutoğlu ise  Sur'u Osmanlı ve Selçuklu mimarisine göre yeniden inşa edeceklerini söyledi. Tarihi kendilerine göre yeniden yazma niyetinin ifadesiydi bu sözler. Sur, Hançapek'tir. Bugün  Hançapek'ten geriye sadece evleri kalsa da Hançapek, Ermenidir. 

Bu dönem aynı zamanda yalanın da hakikate savaş açtığı bir dönem. Saray iktidarı kendi 'hakikati'ni inşa etmek istiyor. Tank topla kentleri yıkıp insanları evlerinde mahallelerinde öldürdükten sonra bu moloz yığınının üzerinde yeni bir kent inşa ederek kendi 'gerçekliğini' kurmayı planlıyorlar. Bu 'gerçek'te Sur'dan sürülenlerin geri dönüşü yok. Hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeleri yok. Erdoğan'ın Sur hayalinde, Saray'ın 'gerçeği'nde sokakları, sesleri, insanları ile yaşayan bir Sur da yok. Ancak hayatın gerçeği er ya da geç kendi yolunu buluyor. Bir günde öz yönetim kentlerini ele geçirme arzusu Saray'ın gerçeğiydi. Ama ne oldu? Küçücük bir Sur'a girmeleri ayları buldu. Çünkü hayatın gerçeği başka. Hayatın gerçeği de Şehit Süleyman Aksu'nun ailesinin sözünde saklıdır: Döner yine evimizi inşa ederek kaldığımız yerden başlarız.