“Kendi elinizle kazanmadığınız
bir yaşamın, bir tuzak olduğunu
asla unutmayacaksınız.”
Abdullah Öcalan

Dünya dengeleri içinde Ortadoğu bir “Omirilik Soğanı” olarak da tanımlanır. Nasıl ki omirilikde ki en ufak bir hasar tüm insan bedenini hayati derece de etkilerse, Ortadoğu’nun dünya üzerindeki etkisi de buna denktir. Bu nedenle, bölge dünya egemen devletlerinin birinci dereceden ilgi alanındadır. Hiç bir devlet bir diğerinin orada tek başına egemenlik kurarak kendi güvenliğini tehdit etmesine izin vermek istemez. Aynı zamanda hiç bir emperyal güç Ortadoğu halklarının olduğu kadar, ulus devletlerin de kendilerinden bağımsız özgür bir yaşam veya kendi egemenliğine dayalı bir yaşam kurmalarına da izin vermek istemez. Çünkü Ortadoğu’nun stratejik önemi gereği, orada egemen olmaları ve işlerini yürütecek işbirlikçiler yaratmaları gerekir. Bu durumdan bir kayma ve ya bir strateji dışılık varsa, müdahale kaçınılmazdır. Bu genel gerçekliği vurguladıktan sonra günümüzde ki Ortadoğu’ya yapılan müdahaleye geçebiliriz.
Ortadoğu’ya müdahale aynı zamanda, devletçi sistemin çözülüşünün önüne geçmek için oradaki sistemi yeniden düzenleme ve varlığını devam ettirme ihtiyacının yani genel anlamda küresel dünyanın yeni örgütlenme formu olan “ulus üstü”lük paradigmasının bir ürünüdür. Bugün bu ulus üstü örgütlenme mücadelesinin demokrasi ve devletçi güçler arasındaki mücadele olduğunu belirtmek gerekir. Devletçi ve demokrasi güçlerinden hangisin yeni Ortadoğu’nun şekillendirilmesinde başarılı kılınacağını, bu kaos aralığındaki güçlerin mücadelesi belirleyecektir. Sürecin arka planında bu belirleyici gerçeklik ve tarihi hesaplaşma bulunmaktadır. Bu itibarla, Reel sosyalizmin başına gelenlerle karşılaşmak istemeyen ABD, yeni dünya koşullarına göre kendini yeniden ele almakta ve bu süreci lehine çevirebilmek için, “Ortadoğu devlitçikler Federasyonu”nu önermektedir. Avrupa’nın önerisi “Devletler Konfederasyonu” iken, Özgürlük Hareketi’nin ki ise, bu sürece tıpkı doğanın varoluş biçimi olan çok çeşitlilik gibi toplumun çok çeşitliliğinin uyumlu, bağımlı ve karşılıklı özgür ilişki gerçekliği temelinde yükselen Demokratik Konfederal Örgütlenme anlayışına dayalı “Demokratik Ortadoğu Federasyonu”dur.

Arap Baharı ve yüz yıllık patlama

Esas olarak ABD emperyalizmi, Küresel devlet anlayışının önünde engel olarak gördüğü ulus devletleri kendi sistemi için tehdit olmaktan çıkarmak ve yeni paradigmasına uygun hale sokmak için ulus devletleri küçültmek ve kendine bu temel de bağlamak istemektedir. Bundan dolayıdır ki, uluslararası devletçi sistemin temsilcileri olan ABD, İsrail ve İngiltere, Ortadoğu’daki düzenlerine çomak sokacak ve gidişatı olumsuz etkileyecek olan her hareketi kendi denetimlerine almak istemektedirler.
Özgürlük mücadelesi veren bir halkın ve onun öncü güçlerinin işi bu nedenle çok zor ama imkansız değildir. Onlar “kırık sandalyeye oturulmaz” diyerek sandalyeye tekme vuranlardan değildir. Çünkü kırık sandalye demek denge demektir. Ortadoğu’da kırık sandalyeye oturmasını da bilmek gerektiğinin bilincinde olarak politika belirlemek önemlidir. İşte özgürlük Hareketi’ni bugüne dek yaşatan en önemli ayaklardan biri de kırık sandalyede oturmasını bilme becerisine sahip olmasıdır. Bunun arka planında yatan ise, Ortadoğu’daki güçler, bunların işbirlikçisi TC ve de bu güçler arasındaki çelişki, denge, ortak yanlar ve çıkarlar ile zıtlıklarını iyi çözümlemiş ve kendisini bunlar arasındaki çelişkilerden yararlanma noktasında iyi konumlandırmış olmasıdır.
ABD ve diğer dış güçler için, Arap Baharı olarak bilinen toplumsal baskı ve çelişkilerin yüz yıllık tepki olarak patlaması sonucu ortaya çıkan halk hareketleri, bu dış güçlerin eski işbirlikçileri olduğu kadar, soğuk savaş döneminin de bir sonucu olarak doğmuş bulunan ve bu miadını doldurmuş iktidarların değiştirilmesi içinde bir fırsat olmuştur. Çünkü 20.yy’a ait olan bu devletler “uluslararası zeminlerini de kaybetmişlerdir.” Yani iki kutuplu dünyanın dagılması bu devletleri emperyalizmin çıkarları açısından işlevsiz kılmıştır. Artık yeni tarz işbirlikçiler gereklidir. Çünkü eski devletler uluslararası değişikliklere ve ihtiyaçlara ayak uyduramamışlardır. Dolayısıyla kapitalist-emperyalist sistemin ekonomik-askeri ve siyasi ihtiyaçlarına cevap olamadıkları kadar, halk açısından da demokratik temelde insan hak ve özgürlüklerine cevap veremediğinden, her iki kesimin gözünde de meşruiyetlerini yitirmişlerdir. Halk demokrasi, egemenler ise daha sorunsuz bir pazar için yeni düzenleme peşine düşmüştür. Bu yeni durum, yeni dengeler, yeni ittifaklar, birikmiş çelişkiler ve daha karmaşık bir kaos aralığı durumunu ortaya çıkartmıştır. Her güç bu kaos aralığından kendi problemlerini çözerek çıkmak istemektedir. Herkesin birbirine ihanet edebileceği kadar da kaygan bir zemin bulunmaktadır. “Kaos aralığında uygulanabilirlik düzeyi en yüksek olan çözüm, başarı şansına en yakın olan çözümdür.”

Meşru savunma ekseninde bir mücadele

İşte Özgürlük Hareketi bu kaos aralığının kaygan zemininde düşmeden, arkadan hançerlenmeden ve dostlarını çoğaltarak Kürt halkını özgürlüğe taşımanın uğraşı içindedir. Ne yazık ki, düşmanları çoktur ve bu nedenle de çok dikkatli davranmakta, halkını gereksiz çatışmalar içinde yormadan meşru savunma ekseninde barışçıl gelişmeleri yaratacak politikaları esas alarak adım adım ilerlemektedir. TC denen amansız ve vicdansız devlet ise, Özgürlük Hareketi’ni değişik provakasyonlarla çatışmaların içine çekerek gücünü tüketmek; yormak ve düşmanlarını daha da çoğaltarak daraltmak, boğmak ve bu temelde Kürtlerin statü sahibi olabilme şansını engelleyerek bu dönemi atlatmak istemektedir. Çünkü Kürtlerin Suriye’de bir statü sahibi olması demek, sıranın Türkiye sömürgesi olan Kuzey Kürdistan’a gelmesi demektir.
Bu itibarla, Kürt Özgürlük Hareketi’nin diğer parçalardaki başarısızlığını örgütlemenin adı, Türkiye’de güçten düşürülmesi anlamına gelecektir. PKK burada ne kadar güçten düşürülürse  diğer parçalarda da o kadar zayıflatılmış olacaktır. Son Leyla Zana açıklaması, Kürtçenin seçmeli ders olmasına ilişkin girişimler ve Öcalan’ın ev hapsinin gündeme getirilmesi gibi taktik adımlar ve yalan, dolana dayalı eskimiş oyunlar, bu ana stratejinin gerçekleşmesine hizmet etmesi için de kullanılacaktır. Yani vur, parçala, güçten düşür, kuşku yarat, özgürleşme umudunu zayıflat ve kendi istediğin bir barışa razı et taktiği güdülmektedir. Tüm bunları görmeyerek Adalet ve Kalkınma Partisi denen, adaletsizlik ve çöküş partisinin kırıntılarnı demokratikleşme olarak algılayıp onun tuzağına düşenler bu işin sonunda kafalarına vuracaklardır ama iş işten geçmiş olacaktır. Bunun panzehiri, PKK’nin Kürdista’nın her bir parçasında bulunan tüm halkların PKK’si olmasıdır. Sadece Kürtlerin değil. Böylece Meşru Savunma Gücü, herkesin gücü haline dönüşecektir. Bu yaklaşım her ne kadar ideolojik yaklaşım olarak PKK’de mevcut olsa da, pratikte de ete kemiğe büründürülmeyi bekliyor.                                                                               

İşbirlikçi siyasal İslam’ın Türkiye ayağı
İşte bu zeminde AKP olarak adlandırılan taşeron, Ortadoğu’nun müslüman kimliğinden dolayı emperyalizmin orada daha az sorunlu olarak yerleşmesine hizmet eden bir parti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, işbirlikçi siyasal İslam’ın Türkiye ayağıdır. Emperyalistler bu işbilikçi siyasal İslam örgütlenmesiyle bölge de kendi kültürünü, siyasal, ekonomik ve tüm değerlerini yerleştirmek ve oraların tüm emek ve diğer zenginlik kaynaklarını sömürmek istemektedir. Bunu gizlemek için de “demokrasi götürme ve diktatörlükleri yıkma” yalanına sarılmaktadır. Böylece Ortadoğu da kendi sistemine karşı direnen ne kadar demokrasi güçleri varsa, bu işbirlikçi siyasal İslama dayanarak ya kendisine bağlama ya da bu olmuyorsa  tasfiye etmek istemektedir.
ABD’nin her tavır değişikliği otomatik olarak onun işbirlikçi taşeronu olan ve AKP’nin de tavır değiştirmesini beraberinde getirmiş ve getirecektir. AKP iktidarının hem bölge stratejisi ve hem de en yakın dostları olarak kucakladığı Suriye, Libya gibi İran ve Irak’la da ilişkileri bu yüzden kökten değişmiştir. Kendi iktidarının çıkarları uğuruna toplumsal ve inançsal tüm değerleri ayaklarının altına almış ve kendisini tüm vicdani ölçülerin karşısında konumlandırmıştır. Bunun adı vatana olduğu kadar Ortadoğu halklarına da ihanettir. Bu nedenle hem Türk, Kürt ve diğer halklarla ve hem de komşularıyla var olan problemlerini derinleştirerek, ülkeyi yarın daha da büyük kaosların içine doğru sürüklemektedir. AKP her ne kadar Özgürlük Hareketi’ne karşı muhtaç olduğu komşularının desteğini bu kaos ortamında kaybetmiş olsa da, bu kayıbını ABD’nin bir dediğini iki etmeyerek onun desteğiyle Kürtleri ezerek ve Özgürlük Hareketini tasfiye ederek giderme hayalinin peşine düşmüş bulunmaktadır. Bunun için her cambazlığı yapacak kadar yüzsüzdür.

Türkiye devletinin Suriye çıkmazı
Bütün bu tehlike ve binbir türlü saldırılar, Özgürlük Hareketi”nin meşru savunmaya dayalı tedbirlerini alma hakkını da beraberinde getirmiştir. Özünde Kürtlerin birliğini güçlendirme esasına dayanan Ulusal Kongre, genel olarak Kürtlerin parçalı duruşuna son vermek, mücadelesiz ve halk desteğinden yoksun bırakılmasının, gevşetilmesinin önüne geçmek, emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı sağlam bir duruş oluşturabilmek için, Demokratik Konfederal anlayış temelinde bir merkezi koordinasyon oluşturma ve bu temel de tüm parçalardaki Kürtlerin ortak mücadelesini yaratma amacı tarihsel ve güncel önemini daha da açığa çıkartmıştır. Bunun ağır yükü Özgürlük Hareketinin omuzlarındadır. Çünkü bir yandan yeni duruma göre kendini konumlandırıp, Kürt halkının çıkarlarının gereğine göre taktik ve stratejik politikalar belirlerken, diğer yandan da KDP’nin Kürt halkının özgürlüğü için devrimci çizgiye gelmesini sağlama uğraşı vermekte ve TC’nin Kürtleri birbirine düşürme planlarını boşa çıkartmaya çalışmaktadır.
Bu bağlamda da PKK, dört parçada ki Kürtlerin özgürlüğe giden yolunu açmanın ve Ortadoğu’da sömürgeci asalaklara karşı dayanışma ve mücadele birliğinin ideolojik-politik, toplumsal-ahlaki olarak pratikteki ifadesi olma misyonunu taşımaktadır. Bu özelliği egemen güçler için tehlikeli bulunduğundan, PKK etkisinin olmadığı, kaypak, kullanılabilir ve ilkelerinden taviz verebilen bir sahte Kürt birliğini tercih etmektedir. Çünkü PKK bütün bu özelliklerin tersi özelliklere sahiptir. İşte TC’nin Suriye’de ki yeniden yapılanma da kendi aleyhine bir çözüm istememesinin temelinde yatan esas olarak PKK’nin, bu ideolojik-politik -örgütsel-felsefi-tarihsel-ahlaksal ve toplumsal gerçekliğidir. Fakat TC ve onun koçbaşı AKP, Kürtlerin statü sahibi olmasını engelleyemezse, o zaman  kendisini olumsuz etkilemeyecek bir çözüm modelinin gerçekleştirilmesi için her tür sahtekarlığa baş vurmaktadır.
Bunun anlamı şudur: Kürtler anayasal haklardan; anadil eğitiminden, siyasal statüden yoksun bırakılmalı, demokratik bir toplum ve irade sahibi olmamalı, bireysel haklarla kandırılmalı ve seçmeli Kürtçe dersi gibi mücadelenin zorlamasıyla atmak zorunda kaldığı sahtekarca adımlarının etrafında yalaka, taklacı ve özünü satan tiplerden oluşan destekçi çevreler ve buna uygun alternatif bir tırşıkcı “lider” tipiyle, kendisini avantajlı ve haklı konuma getirmenin taktiklerine başvurma yolunda debelenmektedir. AKP’nin nefes nefese inşa etmeye çalıştığı çözüm yolu işte budur. Elbette bu da bir yoldur. Ama bu yol özgür Kürdün değil, köle Kürdün yolu olabilir ancak. Bu işbirlikçi taşeron gücün hayali, kolu kanadı kırık köle Kürt hayalidir. Onların dört parçadaki planı da budur.
Peki neden bunu istemektedir? Onun asıl amacı Suriye üzerinden tüm Arap dünyasına hakim olmaktır. Fakat uşaklığını yaptığı patronu ABD, AKP’nin kendini bu alemin tek kralı sanarak kendince racon kesme hayaline karşı, “haddini bil. Sen benim kararlarımı uygulamak ve bunun karşılığında payını almak için görevlisin” diyerek, boyundan büyük işlere kalkışmamasını sağlamıştır. Kaldı ki, işbirlikçinin payına düşen her zaman kırıntılar olmuştur. TC’nin genlerinde her zaman bir Osmanlının yayılma eğilimi vardır. Onlar Güneş Dil Teorisi’nden hareketle türkçenin tüm dünyaya yayılması düşünden henüz tam olarak uyanmadılar. Bu nedenle, ABD ve diğer emperyal güçler, TC’nin Ortadoğu’da sadece işbirlikçi ve çanak yalayıcı bir taşeron olma görevinin sınırlarını kalın çizgilerle kesinleştirdiler. Yani “haddini aşma verilenle yetin” dediler. O da sinsi planlarını bir başka Arap baharına ertleyerek bugün için efendilerinin sadık bekçiliği görevinin gerekleriyle kendini avutmaktadır.

Adaletli bir barıştan kaçmanın sonu...

Karmaşık Ortadoğu’nun ve tabi ki dünyanın içinde bulunduğu kaos aralığı denen geçiş aşaması yani Lenin’in ifadesiyle “devrimci durum”, eski sisteme ait ne varsa artık değerini ve anlamını yitirdiği ve aşılmaya başlandığı ve yeni olanın doğmaya başladığı bu dönemde, kimin zaferle çıkacağının kesin bir cevabı yoktur. Bu tamamen güçlerin, ilişki ve çelişkileri doğru hesaplayarak ona göre konumlanma becerisi, gücü, hazırlığı ve mücadelesine bağlıdır. Biçimini ise güçler arası dengeler belirleyecektir. Ya uzlaşarak, ya da varsa gücü ve kendisinden yana olan avantajları zamanında ve yerinde doğru değerlendirirse, o güç  kendi inisiyatifiyle kendini inşa etme fırsatını da yakalamış olacaktır.
Bütün veriler Özgürlük Hareketi’nin bu “devrimci durum”dan zaferle çıkabilme şansının olduğuna işaret etmektedir. Bu ise, Devrimci Halk Savaşı’nın yüklediği görevlerin başarıyla pratikleştirilmesiyle bağlantılıdır. Bu bağlam da AKP’nin Kürtlere açtığı savaştan yenilerek çıkması hayati derece de önemli olmaktadır. Adaletli bir barıştan kaçmakla hem kendi sonunu hızlandırmakta ve hem de şehir ve kır gerillacılığı , serhildan ve parlamenter mücadelenin birbirinden bağımsız ama birbirini de besleyerek yükselmesinin zeminindeki özgürlük ateşine benzin dökmektedir. 19 Haziran sabahı Zagros’daki gerilla baskınları bunun ipuçlarını fazlasıyla vermektedir. Bu nedenle istemese de yanlış politikaları ve faşizan uygulamaları nedeniyle kendi yenlgisini ve böylece de barışın önünün açılmasını da yakınlaştırmaktadır. Nasıl ki o, Kürtlerin inancını ve umudunu kırarak buradan bir yenilgi ve parçalanma ortya çıkartmak istiyorsa, onun da kendisinin kazanacağına ilişkin umudunun yok edilmesi gerekmektedir. Çünkü AKP, Kürtlere barışı gösterip arkadan hançerleyerek ihanet etmektedir.
Ortadoğu çok kritik bir eşikte bulunmaktadır. Egemen güçler denen akbabalar, ya kendi aralarında bir uzlaşmayı sağlayacaklar ya da tüm dünyayı içine alan şiddetli bir savaş yaşanacaktır. O zaman da yenilerek çekilenlerin dışında kalan güçler arasında yeniden bir paylaşımla sonuçlanacak olan ”yeni” bir Ortadoğu’yla karşılasacağız. İşte böylesine büyük devlerin haksız savaşımından sonra barış, uzlaşma ve özgürlük yanlısı olan Kürtlerin durumunun nasıl olacağına ilişkin sorunun cevabı ise, bizzat kaos aralığı denilen geçiş aşamasında ki gücüyle ilgili bir durumdur. Bu itibarla, Ortadoğu’da henüz diplomatik ağırlıklı süren görüşmelerin yapıldığı bu süreç şiddetli bir savaşa evrilmeden, Kürtler arası birliğin mutlaka gerçekleştirilmesi, savaştan yenilerek çıkılmamasının da bir anlamda garantisi olmaktadır. Unutulmayalım ki, TC’nin barışı ancak Kürt katliamının, inkar ve imhasının barışı olabileceğinden, onun zaman kazanma ve sürece yayarak kendini hazırlama aldatmacalarına ilişkin manevralarının tuzağına düşmemek de önemli olmaktadır. TC, hem PKK ve Kürt halkını olduğu kadar hem de siper yoldaşlığı yapan dostlarının arasındaki dayanışma ve birliğini dağıtmak için kendisine hizmet eden Kürtleri bile harcamaktan asla geri durmayacak kadar kindar, saldırgan ve nefret dolu bir sınıfın karakterini taşımaktadır. TC, ancak yenilgisinin kapıya yanaştığını gördüğünde devletini kurtarmak için masaya oturur. Aksi durumda güçlüyken masaya oturması ve nabız yoklaması her zaman bir oyalama ve aldatmacadan ibarettir.

Kaostan çıkmak isteyen halkların tek seçeneği
Peki neden böyle olmaktadır? Neden Kürt halkının etrafı düşmanlarla çevirili ve neden onlara kendi istedikleri bir yaşamı çok görmektedirler? Önderleri neden tutsak alınmıştır? Çünkü Kürt halkı ve önderlik kurumu dünyanın sömürücülüğüne, adaletsizliğine, inkar ve imhacı saldırılarına karşı, ideolojik-politik, örgütsel ve felsefi olarak, hiç bir kimlik farkı gözetmeden tüm insanların eşit, özgür ve adalet dolu bir demokratik sistemde barış içinde ve kardeşçe yaşamalarını savunuyor. Doğanın verdiği zenginlik kaynaklarının devletlere değil, o doğada yaşayan tüm canlılara ait olduğunu, bu nedenle de onların paylaşması gerektiğini savunuyor. Yani ideolojik olarak demokratik sosyalizmi, politika olarak radikal demokrasiyi ve örgütsel olarak da Demokratik Konfederalizmi savunuyorlar.
Kaostan çıkmak isteyen halkların tek seçeneğinin bu olduğunu ve bu nedenle de küresel devletçi anlayışa karşı küresel demokrasinin, ulus devletçiliğine karşı, devlet olmayan demokratik ulus, azınlık, kültür, devrimci tarzda din ve cins örgütlenmesi olan demokratik Konfederal bir sistemin ve de Avrupa Uygarlık Tezi’ne karşı Demokratik Ortadoğu Konfederasyonu anti-teziyle küresel demokrasi modelini savunuyorlar. Çünkü dört parçadaki Kürt çözümü tüm Ortadoğu’yu demokratikleştireceği ve dünya sistemini etkileyeceği için egemenlerin kendi sırça köşklerinde rahat yaşayamayacakları bir çözümdür. Kültürler ve uluslar arasında barış ve kardeşliğe dayalı bir özgürleştirici ortaklık, milliyetçi zihniyet yerine demokratik bir zihniyeti hakim kılacağından, din ve milliyetçi duygularla kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek için emekçi halkları birbirine karşı savaştıramayacaklarıdır. İşte bu nedenle, Kürt halkının meşru örgütü olan ve dört parçada Demokratik Özerklik ve Demokratik Ortadoğu Federasyonu’nu savunan PKK’yi tüm dünya da en tehlikeli “terörist örgüt” listesinde kayıt altına alıyorlar.
Bütün bunlar, yeniyi temsil edenlerle eski köhnemiş sistemi yaşatmak isteyenler arasındakı çelişkilerin bir sonucudur. Bu kaos aralığında gelişmenin gidişatını belirleyecek olan, yeninin temsilciliğini yapanların iradi duruşu olacaktır. Ve er veya geç zafer, “klan sisteminden ve aşiret federasyonlarından günümüze kadar uygarlık tarihi boyunca devletçi toplum merkezileşmesine girmek istemeyen doğal toplumun demokratik komünal” yapısı olan Demokratik Konfederalizmi savunan, özgürleşmiş kadına dayalı toplumsallaşmayı, doğayla uyumlu yaşamayı, “teklik içinde çokluk” anlayışını ve komünaliteye dayalı paylaşımcı yaşamın peşinden giden, tarihi düzelten ve kendilerini bunun ihtiyaçlarına göre hazırlayan ve bunu başaran ezilenlerin  olacaktır. Unutmayalım ki, “devrimci eylem, tarihi düzelten eylemdir.” Ve yalanların üzerine kurulmuş olan devletli “düzeni yaşamaktansa, devrim ateşi içinde yanmak daha iyidir.” A.ÖCALAN

HÜSNÜ ÇAVUŞ