Eğer AKP'nin, Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın ve bunların medyasının gerçekten "Türk-Kürt kardeşleşmesi ve birlikte yaşaması" diye bir meseleleri olsaydı, şimdi Süleyman Şah "operasyonu" denilen, "türbenin PYD ile işbirliği halinde tahliyesi"ni büyük bir fırsat olarak kullanırlardı.
Neden şöyle manşetleri okumuyoruz: "PYD kırk askerimizin kurtarılmasına yardımcı oldu, çözüm sürecine büyük katkı"...
Eğer böyle manşetler tüm medyada atılsaydı, bugün Türkiye'de kamuoyu, büyük bir bayram yapıyor olurdu. Bu manşetler, "Türk-Kürt savaşının bittiğini, halkların kardeşleşme sürecinin başladığını, ortak vatanda, aynı devlet çatısı altında, herkesin kendi kimliği, dili ve kendi kendini özerkçe yönettiği birlikte yaşama sürecinin başladığını" gösterirdi.
Kırk asker TSK-HPG çatışmasında can verince nasıl çözüm süreci yıkılıyor ve savaş başlıyorsa...
Şimdi Süleyman Şah'ta kırk askerin kurtarılması çözüm sürecini ayağa kaldırır, barışı ilan etmiş olurdu. Ama böyle olmadı, tam tersine, Erdoğan'ın Başdanışmanı Kalın, "PYD terör örgütüdür, onunla işbirliği yapmadık" deyiverdi.
Hükümetin "çözüm niyeti" yok.
"Çözüm niyeti" olmadığı için de emrindeki medyaya, örneğin dünkü Milliyet'e, "Davutoğlu Kanton kararını beklemedi, 'basın geçin' dedi" manşetini attırıyor.
"Basın geçin" ne demek?
Türkiye Cumhuriyeti gerçekten de Kobanê'yi "basıp geçebilir mi?"
Bunu yapabilir mi?
Yapabiliyor ise, neden "basıp geçiyor da", "basıp kalmıyor"... Neden Kobanê'yi "terör örgütü PYD'nin elinden, basıp, kalarak, yani işgal ve ilhak ederek kurtarmıyor"?
"Kurtaramaz"... Çünkü "basıp kalamaz da, basıp geçemez de..."
İşin aslı şu: Kobanê Başbakan'ı Ankara'daydı ve Hükümet'le gerekli görüşmeleri yaptı, Türk askeri birliği, "kuşatma altında" olan Süleyman Şah Türbesi'ndeki askerlerini kurtarmak üzere, PYD'nin "oluruyla" "efendice" Kobanê'den "geçti"... İyi de etti. Böylece Türkiye, DAİŞ'in Süleyman Şah'taki askerleri "turuncu tulumlar" giydirip, "demir kafeslerde" teşhir etmesiyle birlikte Suriye kaosuna boylu boyunca girmekten kurtuldu.
İşin bu kısımları çok açık. Ama bulanık olan yanlar da var.
Tahliye edilen "türbe", şimdi, Türkiye sınırından yaklaşık 200 metre Güney'de ve PYD'nin egemenliğindeki Kobanê'nin Eşme Köyü'nün bir kaç yüz metre batısında... Burası, Kobanê Kantonu'na ait. Yani her iki durumda da bu topraklar "türbe" oraya taşındı diye Türkiye Cumhuriyeti'ne ait olmaz, olamaz. Bu uluslararası hukuka kesinlikle aykırıdır.
Yok eğer "türbemiz neredeyse orası bizimdir" denirse, ortaya son derecede "ucuz maliyetli" bir "işgal ve ilhak" imkanı doğar. Türbe'deki "sandukaları" sırtlanan üç beş tank, bu kafayla, istediği yere "türbeyi inşa" eder ve sonra da kalkar ve "burası, bizim Suriye ve Fransa ile yaptığımız anlaşma gereği TC toprağıdır" der. Bu mantığın garabet ölçüde uzatılmasıyla, "sandukaları sırtlayan" TC'nin Şam'ın orta yerinde "türbe" inşa etmesi bile mümkün olur.
Bu saçmalık da gösterir ki, şu anda "türbe" dikilen yer hiçbir şekilde TC toprağı değildir, TC orada, Kobanê Kantonu'nun ve dolayısı ile gelecekte oluşacak Suriye "kantonlar devletinin" "geçici misafiridir."
Ancak...
Türkiye Cumhuriyeti'nin hükümet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın, CHP'li ve MHP'li "milliyetçilerin" suçlamaları karşısında, "toprak kaybetmedik, yeni bir toprak elde ettik" demesi, hükümetin tehlikeli niyetini gözler önüne sermiştir.
Yarın, birkaç yüz metre karelik "türbe" toprağı içinde Türk askeri yığınağı artmaya ve burayı güya "koruma" gerekçesiyle bu toprak parçası giderek genişletilmeye ve sonuçta, kantonların arasında bir "Türk cebi" oluşturulmaya başlanırsa ne olur?
Savaş olur...
Ve son söz: Yeni Şafak'ta A. Selvi, "PYD'yle işbirliği yok" laflarını şöyle tekzip etti: Hükümet güya "en küçük bir kıpırdanma durumunda ateş topuna çeviririz" diyerek PYD'yi "korkutmuş". Lakin aynı yazar, devamla, YPG birliklerinin Türk askerinin "biz de varız babında peşine takıldığını" yazmış... Yani YPG "kıpırdamak" şöyle dursun, "hareket halindeymiş"... Ama ortada "ateş topu" filan yok.
Zavallı AKP...