7 Haziran seçimleri ertesinde AKP’nin politikaları nedeniyle Türkiye toplumunu büyük bir sıkıntının beklediğini düşünüyorum. 

Daha açık bir ifadeyle; onurlu bir yaşamın, mutluluğun ve özgürlüklerin yerle bir edildiği bir dönem bizleri bekliyor. 

Toplum/halk, “kırk katır mı kırk satır mı” kıskacına alınacak.

Ancak Kürtlerin, bu kıskançtan en az zararla çıkma örgütlülüğüne ve olanağına sahip olduğunu da belirtmek gerekir.

Üzülerek ifade etmek isterim ki; HDP’nin barajı aşıp aşmaması bu olasılıkları ortadan kaldırmaz.

Düşüncemi gerekçelendiriyorum:

Bir; AKP’nin 7 Haziran seçimlerinde % 42-45 dolaylarında oy alacağı görülüyor. Bu oran AKP’ye tek başına hükümet kurmasını sağlayacak milletvekili çıkarmasını sağlar. 

Ancak AKP parti olarak Ortadoğu’nun özgünlüğünü, yöneticileri ise Ortadoğu kişiliğini ve kültürünü taşımaktadır, yani dayanmacı ve intikamcıdır.

Bu nedenle, Erdoğan’ın rüyası ve hedefi olan başkanlık sistemi için desteksiz ve tavizsiz bir şekilde anayasayı değiştirecek çoğunluğa kavuşmayan AKP devleti ve derin güçleri; intikamcı bir yaklaşımla bir yanda özgürlükleri daha da daraltan bir pratik içine girer, diğer yandan tahliyelerle birlikte ittifak kurduğu “Ergekoncular”ın stratejik anlayışına yönelir. Yani dümeni “Avrasya”ya kırar.

Bu nedenle, akılarının bir köşesinde diri tuttukları Avrasya stratejisinin gerekçesini günlerdir dillendiriyorlar. 

Uluslararası güçleri isimlendirmeden, “AKP’ye karşı uluslararası bir “şer” cephesi oluşturulmuştur” diyorlar. Uluslararası kavramıyla ABD ve bağlaşığı olan devletleri ve güçleri/medyayı kastediyor. 

Şu bir realitedir: Başını ABD’nin çektiği güçler, çıkarlarına bazen halel getirdiği için bir yıldan fazladır; AKP’yi örselemek, tökezletmek ve istedikleri pozisyona tekrar getirmek için çeşitli projeleri devreye sokuyorlar. Hal böyle olunca, bu güçlerin 7 Haziran seçimleri için bir projelerinin olmadığını söylemek akla ziyan bir durumdur.

Ve “kaçak saray sakini”ne göre de en etkili intikam “Avrasya stratejini” benimsemekle alınır.

Olur ya, AKP tahminlerin ötesinde, yani anayasa değişikliğini en azından referanduma götürebilecek sayıda milletvekili çıkarırsa o zaman tam muktedir olur. Kişi eksenli otoriter/totaliter bir yapı oluşur. Diğer bir ifadeyle; hak ve özgürlüklerin, hizmetlerin ve yönetim şeklinin kişi ve şürekasının talep ve ihtiyacına göre tariflendiği bir rejim olur.

AKP’ye biat etmeyen toplum kesimlerinin buna kayıtsız kalmaması halinde ise devletin tekeline aldığı açık-kaba şiddet devreye sokulacak. Tıpkı 1938-39’lardaki Almanya gibi.

İkinci olarak; örselenemeyen, tökezletilmeyen, istenilen noktaya çekilemeyen, bunun aksine daha fazla güçlenen bir AKP’ye, üstüne üstlük Avrasya’ya dümen kıran bir Türkiye’ye ABD’nin kayıtsız kalması da düşünülemez. 

Böylesine bir Türkiye ABD’nin çıkarlarına hizmet etmez, onun Ortadoğu’daki, Balkanlar’daki ve Kafkasya’daki gücünü zayıflatır, bu bölgeler için tasarladığı projeler sekteye uğrar.

ABD kendi askeri gücünü kullanarak müdahale etme akılsızlığını göstermez, ancak daha önce de defalarca işlettiği yöntemi devreye sokar. Bunun adı da darbedir.

Ancak koşullara göre en az risk taşıyan biçimi olacaktır. 

Askeri bir darbe mi, post-modern bir darbe mi, yoksa ekonomik dengelerin altüst edildiği bir ekonomik darbe mi olur onu zaman gösterecektir. 

Ben dengeleri alt üst eden ekonomik bir müdahaleyle desteklenmiş post-modern bir darbenin devreye sokulacağını düşünüyorum.

Özetle, topluma/halka kırk katır mı kırk satır mı dayatılıyor. 

Yani, ya 1938-39’ların Almanya’sı ya da 1971’in Türkiye’si.

Kürtler buna mahkum değil veya kendilerini buna mahkummuş gibi görmemeli. Örgütlüdür. Olanaklara da sahiptir. Bence bunun yolunu herkes de biliyor. Önemli olan; bilinen doğruyu yaşamın parçası haline getirmektir.