28 gün Türk polisinin sistematik işkencesine maruz kaldı, ‘öldü’ denilerek çöplüğe atıldı. Yaşama güdüsü ve direnme gücü onu ayakta tuttu. Berivan Orak, şimdi çalıştığı kadın yurtlarında, şiddete maruz kalan, soykırımdan kurtulan kadınları hayata bağlıyor.

PERVİN YERLİKAYA BABİR / STUTTGART

Berivan Orak (52), Amed’in Licê ilçesinde dünyaya gelen dokuz kardeşten biri. Yurtsever duygularla büyüyen Orak, hayatına ninesinin şekil verdiğini anlatıyor. Ninesi, aynı zamanda Ermeni Soykırımı’nın tanığı. Kürdistan’da ‘Por Sipî’ diye tanınan ninesinin yaşadıklarını kendisinden dinlerken binlerce hikayeyle nasıl kesiştiğini de görüyoruz.

“Ninemin adı Ayşe’dir ancak bana Anahit olduğunu söylemişti. Ermeni Katliamı’ndan sonra adı Ayşe olarak değiştirilmiş. Derdi ki; ‘öldüğümde ben yıldızlara çıkacağım, gökyüzünde bir yıldız seç, istediğin zaman benimle konuşabilirsin’. Birbirimizin sırdaşıydık. Zaten Lice’nin kendisi direniş anlamına geliyordu. Her zaman devlet ve erk zihniyetten uzak yapıya sahiptir. Ninem Müslümanlığın gereklerini yerine getirirdi ama ara sıra Diyarbakır’da kiliseye giderdi ve bana ‘kimseye söyleme’ derdi. O da benim sırlarımı kimseye söylemezdi. Yıllar sonra Aram Tigran ile tanıştığımda ‘annemin gençliğine çok benziyorsun‘ demişti. Ben o zamana kadar da ninemin Ermeni olabileceği ve sonradan Müslümanlaştırılmış olduğu bilincinde değildim. Halbuki beni uyuturken ninni niyetine hep yaşadıklarını ve katliamı anlatmıştı.”

Mücadele etmeyi öğrendim

12 Eylül cuntasından sonra Türkiye metropollerine göç eden Orak, 90’lı yıllarda mücadele ile tanıştığını söylüyor ve o yılları şöyle anlatıyor: “O dönem çok fazla baskı vardı. Halkta isyanın, bilinçlenmenin geliştiği bir dönemdi. Hepimiz bundan payımızı alıyorduk. Kadın boyutuyla arayışım başlamıştı. Ailede Kürdistani meseleler tartışılırken sadece erkekler vardı hatta kadınla ilgili tartışmalar yapılırken biz kadınlar onlara hizmet ediyorduk. Çok iyi hatırlıyorum, annem kardeşimi emzirirken ağlardı. Çünkü ev her zaman çok kalabalıktı ve bütün yük annemin üzerindeydi. Bu beni çok etkiliyordu. Ama bilmiyorduk, kadın bilinci nedir, toplumsal cinsiyetçilik nedir? Çocukluk arkadaşım Binevş’in üzerimde çok büyük bir etkisi oldu. Kadına çok değer verirdi, esnek bir yaklaşımı vardı. Pratikte mücadele etmeyi öğrendim, aktivitelere katıldım.”

Öyle bir dönemdi ki!

O dönem halk çalışmaları yürüten Sevinç Çelik adındaki arkadaşının şehadetinden çok etkilendiğini belirten Orak, olayı, “Arkadaş şehit düştüğü zaman bir ailedeydi. Çocuklar zarar görmesin diye diğer odaya gidiyor, çatışmaya girmeden kendisini imha ediyor. Bu yaklaşımı herkesi etkilediği gibi beni bir anne olarak çok etkiledi. Öyle bir dönemdi ki herkes bir şeyler yapıyordu. Bu süreçte ben de kadın çalışmalarına dahil oldum” diye anlattı.

Evlilik hayatına atılmasıyla birlikte eşinin şiddetine uğradığını anlatan Orak, ailesinin “Artık evinde vakit geçirmelisin” şeklindeki uyarılarına, eşinin ‘bir daha gitmeyeceksin’ tehditlerine rağmen iş, ev, yurtseverlik görevleri için koşuşturmaya devam ettiğini paylaştı.

‘Öldü’ diye çöplüğe attılar

Orak, Türkiye metropollerinde ilginç bir bir gözaltı sürecine maruz kalır. Olayı, “Bir gün çalışma arkadaşım beni çay içmeye çağırdı. Gittim. Daha çayımdan bir yudum almadan baktım beni polislere göstererek, ‘İşte bu kadındır’ dedi. Ne olduğunu anlamadan üç kişi kollarımdan tutup, ayaklarımı yerden kesti. Daha sonra işkencede sorulan sorulardan anladım ki, hiç yapmadığım şeyleri anlatmış ve kendisi JİTEM’e çalışıyormuş. JİTEM tarafından kaçırıldım ve 28 gün sistematik işkence gördüm. ‘Sigara içiyor musun?’ diye sordukları soruya ‘hayır’ cevabını aldıklarında, sigaralarını vücudumda, cinsel organımda söndürdüler. Elektrik işkencesinden dolayı şu an iki baş parmağımı hissetmiyorum. Vücuduma dokunuyorlardı, gözlerim kapalı şekilde soğuk suyla elektrik veriyorlardı. Bana işkence uygularken ‘Ayten’in göğüslerini kestik, burnunu kestik bunları sana da yapacağız’ diyorlardı. Çok araştırdım ama böyle bir kişi var mı bulamadım, belki de katlettiler. En son kafama bir darbe yedim ve o darbeden sonra bir şey hatırlamıyorum. Beni ‘öldü’ zannederek çöplüğe atmışlardı. Gözümü açtığımda bir otoban kenarındaydım. Çenem ve kolum kırıktı, otobana sürüklenerek çıktım. Arabaları durdurmak istedim ama kollarımı kaldıramadım. Burada ne kadar süre kaldığımı hatırlamıyorum, sadece yaşamak istiyordum” diyerek yaşadığı işkenceleri anlattı.

‘Direniş gücünü ninemden almışım’

Serbest kaldığında gözlerini Sûr’daki bir aile evinde açan Orak, şöyle devam ediyor: “6 ay boyunca bu ailede kaldım. Yaşamama bu aile vesile oldu. Korkudan hastaneye gidemiyorduk. Sadece bir hemşire geldi ve saçımı kesip yaralarımı tedavi etti, çenemi dikti ancak ‘cerrahi müdahale gerekli’ dedi. Şans eseri ölmedim. O zaman bana yaptıkları işkencenin bugün DAİŞ’in yaptıklarından bir farkı yok. O esnada yapabileceğin tek şey susmak ve korkmamaktır. Ben de öyle yaptım. Şimdi anlıyorum ki, direniş gücünü ninemden almışım. Ninem bana yaşam sevgisi aşılamamış olsaydı, bu yaşadıklarımdan sonra insanlarla bir daha ilişki kuramaz, yaşayamazdım hatta. Yaşadıklarımdan sonra çıkmam gerekiyordu. Çünkü tekrar gelip alabilirlerdi ve bu sefer öldürmeden bırakmazlardı.”

Sürgündeyken kardeşini kaybetti

Yaşadıklarından sonra Berivan Orak, Almanya’ya göç ederek, uzun bir tedavi süreci geçirir, ardından çalışma hayatına atılır. Sürgün hayatında en zor şeyin sevdiklerini kaybetmek olduğunu söyleyen Orak, 1997 yılında Türk devletiyle yaşanan çatışmada kardeşini Cûdî’de, kuzenini ise 2016’da Dersim’de yitirdiğini belirtti.

Kardeşinin savaş karşıtı biri olduğunu ifade eden Orak, ”Çok okurdu, analiz ederdi. TC onu askere göndermek isteyince askeri muayene için aldığı yol parası ile arkadaşlarına tatlı ısmarlayıp ‘artık burada işim bitti ve devletin parasıyla gitmem gereken yere gideceğim’ deyip gerillaya katıldı. Hala cenazesini bulmadıklarını ifade eden Orak, direnişten vazgeçmeyeceklerini söyledi.

 
 

Êzîdî kadınlar kendilerini yeniden var ediyor

 

Berivan Orak, son bir kaç yıldır kadın yurtlarında çalışma yürütüyor. Kadına yönelik şiddetin Ortadoğu toplumuna özgü bir durum olmadığına dikkat çeken orak ve Batı’da şiddet yaşayan kadınların ciddi bir direniş içine girmediğini belirtiyor.

DAİŞ soykırımından kurtulan Êzîdî kadınlara yönelik de çalışan Orak, “Ben şiddeti ve savaşı birebir yaşadım, bu yüzden onlarla empati kurabiliyorum. Onlarla ortak yanlarım var. Hepimiz bir savaşın canlı tanığıyız. Êzîdî kadınların yaşadıkları insanın yüreğinin ve zihninin kaldırabileceği şeyler değil, buna rağmen onlar kendilerini yeniden var etmek, Êzda’yı oluşturmak için çok büyük çaba sarf ediyorlar” diyor.

‘Benim hayat öğretmenim...’

DAİŞ’in elinden kurtulan kadın ve çocukların, kaldıkları özel kamplarda yeterli düzeyde terapi görmediğini dile getiren  Orak, “Kürt terapistlere çok ihtiyaç var. Eğer tercüman ve terapist Kürtçe bilirse ve Kürdistan ya da Ortadoğu kültürünü yaşayan insanlar olursa, belki adapte süreleri bir nebze de olsa kolaylaşacak. Bugüne kadar 100’ün üzerinde Êzîdî kadınla ilgilendim. Her şeye rağmen yaşama tutunmayı iyi biliyorlar” diyor ve şu örneği veriyor: “Benim hayatımda çok özel bir yeri var kendini yakan Êzîdî bir Kürt kadının. Onu ilk hastanede gördüğümde yolumu şaşırdım, nereye gideceğimi bilemedim. Ne kadar basit şeyleri sorun yaptığımızı gördüm. Onun yaşama bağlanma şekli benim hayata daha çok bağlanmama sebep oldu. Bir gün moralinin çok bozuk olduğunu gördüm. ‘Berxwedan jiyan e’ dedim ve o da bana ‘Berxwedan jiyan e’ diyerek cevap verdi. Ve benim hayat öğretmenim oldu. Şu anda internetten sosyal psikoloji dersleri görüyorum. İstiyorum ki onları daha iyi anlayabileyim ve daha çok yardımcı olayım.”