AKP yönetimindeki Türk devleti zırhlı birlikleri, tankları ve topları ile Kürdistan’a saldırıyor.
Bolu ve Kayseri komando birlikleri ile özel harekat polislerinin tamamı Kürdistan’a kaydırıldı.
Kapı aralığından veya pencereden başını uzatan herkes, yüksek binalara yerleşen keskin nişancıların hedefi konumunda.
Önce basın yoluyla hedefe konulacak il ve ilçe belirleniyor.
Sonra elektrikler ve internet bağlantıları kesiliyor.
Basın mensuplarının kente girmesi engelleniyor.
Ardından, zırhlı araçlarla il veya ilçe kuşatılıyor.
Kar maskeli polisler gece yarıları evleri basıyor, hakaretler ve küfürler eşliğinde evin altı üstüne getiriliyor.
Belediye başkanları gözaltına alınarak tutuklanıyor. Halk içinde itibarı olan ve doğal önderlik pozisyonu bulunan herkes uyduruk mahkemelerde tutuklanarak cezaevlerine atılıyor.
Halkın ödediği vergilerle karnını doyuran vali ve kaymakam AKP yöneticisi gibi çalışıyor.
Beş paralık emniyet müdürü kendisini kentin kralı ilan ederek Kürt halkını tehdit ediyor.
Belediye başkanları ve milletvekilleri temsilcisi oldukları il ve ilçelerde dolaşamıyor.
Asker ve polis cenazelerinde Tayyip Erdoğan’a "bu savaş ülkenin değil senin savaşın. Çok istiyorsan kendi oğlunu gönder" diyen asker aileleri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Erdoğan liderliğindeki AKP Hükümeti, elinin altından kayıp gitmekte olan iktidarı biraz daha tutabilmek adına, her türlü zulüm ve baskıyı olağanlaştırıyor.
Şimdi giderek şiddetlenen bu savaşın bir tarafında ordusunu ve polisini kendi yurttaşına karşı savaştıran Erdoğan diktatörlüğü, diğer tarafta ise zulme ve baskıya karşı meşru direnme savaşı yürüten bir halk var.
Tablo bu kadar net ve taraflar bu kadar açık iken, devletin zorbalığı ile Kürt halkının meşru direnme ve kendisini savunma hakkını aynı kefeye koymak, tarafsızlık görüntüsü altında seyirci konumunda kalmak, Erdoğan ve diktatörlüğünü desteklemekle eş anlamlıdır.
Devletin başındaki kişiyi diktatör, onun yönetimini diktatör diye niteledikten sonra, ondan makul ve meşru bir yönetim beklemek, elinde bıçakla bekleyen kasaplara boynunu uzatmakla eş anlamlıdır.
Kürt halkının siyasal çözüm ısrarına askeri zor ile, barış talebine savaş kararı ile karşılık veren despot bir rejime karşı tek çıkar yol, meşru direnme ve meşru savunma hakkının kullanılmasıdır.
Bu nedenle, "Hükümet olaylara müdahale etmiyor", "Vali ve kaymakamlarlar telefonlarımıza çıkmıyor", "devletin güvenlik güçleri halkı tedirgin ediyor", "böyle giderse Kürt toplumunda büyük bir duygusal kırılma yaşanır" gibi değerlendirmeler, hala olup bitenin farkında olunmadığını gösteriyor.
Halkı da bu beklentilerin içine sokmak, Erdoğan’ın inşa etmekte olduğu diktatörlüğün gelip geçici olduğunu sanmak veya 1 Kasım seçimleri ile bu girişimin engellenebileceğine inanmak, Erdoğan diktatörlüğü ile mücadelede, halkın bilinçli tercih ve doğru mücadele yöntemini perdelemektedir.
Erdoğan’ın sık sık tekrarlamak ihtiyacı hissettiği "tek millet" vurgusu, anlamak istemeyenler için, "Kürt sorunu yoktur" açıklamasıyla daha açık ve anlaşılır hale gelmiştir.
"Dolmabahçe mutabakatı yanlıştı. Çözüm süreci bitmiştir, bundan sonra kıyamete kadar savaş sürecektir" sözleri sadece bir ruh hastası veya psikopatın ağzından dökülen sözler değil; önümüzdeki süreçte Erdoğan yönetimindeki Türk devletinin yol haritasıdır da.
Büyük yıkımlara yol açacak bu savaşın sona ermesinin tek yolu Erdoğan’ın yenilgiye uğratılması ve inşa edilmekte olan diktatörlüğün yıkılmasıdır. Kürt halkının Silvan, Varto, Cizre, Yüksekova, Hakkari, Sur, Silopi, Şırnak ve Nusaybin’de gerçekleştirdiği direnme savaşı, zorbalığa karşı, böylesine meşru ve hayırlı bir yıkım faaliyetidir.