
Kum saati ters çevrilmişti ve tanecikler o kısa ana yetişmek istercesine hızla koşuyorlardı. Damlalar, aralarına aldıkları zamanla akarlar kayaya doğru. Ve delerler sonunda. Suyun zamanla sözleştiğidir kazandıran. Taş ise zamana yenilendir. Ve suya. Zamanın karşısında taş gibi durmak mağlup eder kişiyi. Darmadağın eder. Süreklilik, bir savaşçı için iyi bir şeydir. İnsan evladının dağlara katlanarak dağları sevemeyeceğini anlamıştım. Dağ sevgisi bir aşktı. Sende doğup büyüyen ama seni önüne katıp götüren… Sığınmak hiç değildi. Sevdiği için kendini değiştirebilmek, her anı yepyeni bir zaman sunağı olarak yaşamaktı.
Yaşamı en iyi açıklayan, anlamlı yaşanmış bir yaşam olduğunu az çok herkes bilirdi ama yine de büyük bir çoğunluk anlamsız yaşayıp giderdi. Temiz olmayan yaşayışlardan haber vermiyorlardı nedense. Oysa her iki çağrı da aynı kaynaktan geliyordu. Tamara, son nefesini vermeden önce bir bacağı yoktu. Yaşadığı son iki buçuk saati, dizinin üstünden kopan bacağına, tam da koptuğu yerden bakarak ve “neden?” diye çığlık çığlığa sorular sorarak geçirdi. “Heval neden? Daha halkım için yapacaklarım vardı. Ben daha yeni başladım mücadeleye…”
Şimdi ben, şu anda, yaşıyorum dediğim şu zamanda, bir sebep arıyorum yaşamaya.
Bu zirvelerdeki her esintide, kendini bu uçurumlardan bırakan kadınların saçlarının kokusunu duyumsuyorlardı. Yol ayrımında durup büyük vadiye giren dönemece girdiler… Eski bir zamanda karşısına çıkan kocaman bir dağı ikiye bölerek kendi yatağını oluşturmuş olan bu ırmak, kendi cazibesinin girdabındaydı her zaman. Biraz büyükçe bir tepenin yakınına gelince seyrek ağaçlar görünmeye başladı. Sonra üç-dört sıra örülmüş briket duvarlar… Biraz sonra kapıya ulaştık. Kuşlar, çiçekler, böcekler ve karıncalar sustu. Tekmil doğa sustu. Derin bir sessizlik yokladı yüreğimi. Sonra hafif bir rüzgar geldi ve bir ayrılık hüznünü bırakıp avucumun içine, gitti… Dinlerken kulağını görünmez bir duvara dayıyordu. Gecenin simsiyah saçları döküldü o anda. G3’e uzanan eli kalaşnikof ile karşılaşınca bedeninde bir yangın ateşlendi. Dengbêjlerin çaresizliğiyle, cengden yaralı kurtulan savaşçıların yürek acısıyla haykırıyordu.
Ne zaman kardeşini hatırlasa bir yangının alevlerini getiren rüzgar geçiyordu yüreğinden. Yaralı kalmaktansa kendini yeniden yaratarak ölümlere yürümek daha anlamlıydı. Zaman mı? Rüzgarın saçlarını taradığı zamanlar gibiydi yıldızlı zamanlar. Yüreğinin tam orta yerine bakmasını bilirdi böyle zamanlarda. Çünkü deryalar alıp başını gitmezdi istedikleri yere. Ama damlalar hiçbir zaman yerlerini beğenmezlerdi. Uçurumlara gerilmiş bir köprü yüreğim, yıllar geçti, hala yüksekliklerden korkarım. Çöldeyim, sarı bir sonsuzluğun kıyısında… Derler ki, her insan ömründe en az bir defa çölü aşmalı. Çölleri aşıp dağlara ulaşmak bir de. Toprağa basan ayaklarının yalnızlığından arıyorum kendimi. Yalın ayaklık bana her zaman özgürlüğü çağrıştırır. Ama bunu bil ki, tarih gözlü çocuk, senin eteklerine tutunmuş bir zaman var tam karşımızda. Bizi yaratacak ya da kendine ibadet ettirecek bir Tanrı varsa, bu çocukların yüreğinde gizlidir. Hayal kurabilen ve hayallerinin ardından gidebilen… Henüz yaşarken toprakta yeşermek. Patlamamış bir tomurcuğun içinden ne çıkacağını nasıl renklere bürüneceğini hiç kimse hiçbir zaman net olarak söylemeyecek.
* * *
Yukarıdaki metin, Dilzar Dîlok’un “Ayıntap Üstünde Kızıl Bir Zaman” adlı kitabının on sekiz yazısından alınmış cümlelerle oluşturuldu. Kitap zor ve ağır metinlerle örülü. Bağışlayın. Ben anlatamadım. Kitabı konuşturdum. Dilzar, Virginia Woolf gibi, bir anı sayısız parçalara bölerek yazıyor. Tüm metinler, özgürlük arayışıyla ulaşılmış bir felsefi mistik duyma biçimiyle örülmüş. Bu aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’nin duyma biçimi. Zamana direnen anlara saf bir çocuğun, bir bilge kadının rahatlığıyla odaklanarak temel kavramları sorgulamak… Savaşta yaşanan karşılaşmalar… Dilzar, keskin savaş koşullarında anlam arayışına odaklanıyor. Anda evrensel özü yakalayıp estetize ederek, manayı sıkıştırdığı bir cümleyle bir anda kalbimize bırakıyor.
Kitapta tek tük de olsa, üzerinde iyi durulmadığından, anlam bulanıklığına neden olan uzun cümleler, kelime fazlalıkları, sıkça tekrarlanan benzer metaforlar, okumayı ağırlaştıran üst üste bindirilmiş devrik cümleler ve mizahın yetersizliği dışında, metnin başından sonuna bir özgün duyuş biçiminin şiiri, bir müzikli atmosfer ve her cümlenin bir ağırlığı, anlamı; yani yazının asaleti var. Dilzar, gerillanın ebedi deryasına akan bir mürekkep pınarı ve bir başka zamana ait ruhuyla, yitirdiklerimizi kızıl bir zamanın tablosunda ölümsüzleştiriyor.
Murat TÜRK / Bolu F Tipi Cezaevi