Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez Paris’te katledildiler.

Fidan’ı bir veya iki kez ROJ TV’de görmüştüm.
Leyla’yı hiç tanımadım.
Evet bu iki ayrı dünyayı tanımadım; hafızamda, gözlerinde temkinli bir bakış ve umutlu bir gülümsemeyle Fidan Doğan kalacak.
Leyla’nın gazetemizde çıkan resminde ise meraklı, arayan  bakışı yüreğime çakıldı kaldı.
Sakine’ye gelince.
Onu birçok platformdan yakından tanıdım. Son sohbetimiz geçen yılın Kürdistan Festivali’nde gerçekleşti.
Kendisini uzun dönemdir görmediğimi söylediğimde: “Doğru, ama ben sizi takip ediyorum” dediğinde, sesinin tonunda, eksilere işaret eden yanı beni birkaç dakika uğraştırmıştı.
Katledildiğini Berlin’de öğlene doğru Alman radyosundan duydum.
Arabayı bir yana çektim ve sadece ağladım.
Sonra kendime geldim mi bilmiyorum.
Ben hergün bir yoldaşını gözleri önünde kaybeden biri değilim.
Ve duyguda sertliklerle bilenmedim; yani hala derin bir duygusallık taşırım;
Onu hep “kızıl saçlı kadın” olarak hatırlarım; dünya basınındaki en etkili resminde taşıdığı saç rengi.
Sakine, Dersim katliamından 20 yıl sonra 1958‘de, travma bulutlarının hükmettiği bir coğrafyada doğdu.
Belki de çocukluğunda ona söylenen ninniler, o derin travmanın devamıydılar ve yanağına konan her anne öpücüğü gözyaşı örtülüydü.
Ve o travma hep devam etti.
1978 yılında, daha yirmi yaşındayken, Şeyh Said ayaklanmasının başladığı bölgedeki Fis Köyü’nde, daha sonraki çeyrek yüzyılda Kürdistan’ın siyasi kederine damga vuran en güçlü örgütün kurucusu oldu.
İki yıl sonra ise Diyarbekir zindanında, kendisi 10 yıl süren derin bir travma yaşadı.
Sakine’yi tanıdığım yıllarda Çiller’in hükümdarı olduğu kolonyal faşizmin Kürdistan’ı harabeye çevirdiği 90’lı yılların ortalarına doğruydu.
Çoğunlukla konuğu olduğum televizyon proğramlarına gittiğimde görüşüp sohbet ettik.
Ve sonra, Sakine’nin yaşadığı en büyük travmaya tanık oldum: Öcalan’ın Kenya’dan kaçırılışı.
Nerede görüştüğümüz değil; görüşme anı hala canlı.
Sakine derin bir üzüntü içerisindeydi.
Sanki kolu kanadı kırılmıştı.
Zaten zarif ve ince olan suratı çökmüştü.
Bu hakkı nereden aldığımı bilmiyorum, ama kendisine: “Ben yazıyorum, etki alanım sınırlı, ancak sen binlerce insanı motive eden bir şahsiyetsin, senin moralim bozulduğunda bundan binler etkilenir” demiştim.
Sonra yıllar geçti…
Onu en azından her festivalde veya Newroz kutlamalarına görüyordum.
Sadeydi. En önemli özelliği, abartılı olmamasıydı. Boş konuşmaz, realiteden hiç uzak durmazdı; ondan dolayı da yıkımın olduğu anlarda, yıkıldığını, toparlanmada ayakta olduğuna tanık oldum. Zayıf çehresinin orta yerinde umut dolu iki göz ve o gözlerde saklı, onyılların tecrübesi vardı.
Bazen ona baktığımda, ayaklarımın yere basmasını sağlayan bir güçle karşı karşıya olduğumun farkına vardığımı hatırlarım.
İşte tüm bunları hatırladıktan sonra, soğukkanlı düşünmeye başladım.
Sakine Cansız, 55’ında katledildi.
Clara Zetkin 56’sında öldü. Zetkin 21 yaşındayken Almanya Sosyalist Partisi’ne katıldı. 31 yaşında ikinci enternasyonalin kurucuları arasındaydı.
Sakine Cansız, 80’li yıllarda zindanda Kürdistan’lı kadınların kalemini siyasi savunmada kullanan ilk kadını oldu.
Clara bir başlangıçtı.
Sakine o tarihin şimdilik son halkası.
Öncesinde, dünyanın öncü kadınlarından daha 48’indeyken Berlin’de Sakine’nin katledildiği ayda ve ondan beş gün sonra 1919’un Ocak ayının 15’inde katledilen Rosa Luxemburg vardı.
Devamında, Bolivya’da daha 30’undayken Tanja (Tamara Bunke 1937-1967) var.
Sakine Cansız şimdiden uluslararası sosyalist güçlerin tarihi hafızaya kaydettiği sembol kadın oldu…
Katli ile ilgili yüzlerce varsayım okudum.
Şu an için bildiğim tek şey; onun yüreğinde taşıdığı “Bağımsız Kürdistan”a giden yolda, Güney ve Güneybatı’dan sonra, üçüncü defakto Kürdistan devleti için adım atılmak üzereyken katledilmesidir.
Unutulmaması ve onu katledenlere inat, inatla devam etmesi gereken mücadele, bu tarihi projeyi hayata geçirmektir.
Son notum: Ulusal veya uluslararası bir güç Paris’te Kürdistan’ın kaderini tayin hakkına dur demek istedi.