Konuyla ilgili ilk sayımız geçtiğimiz Nisan ayında çıktı, ikincisi de bir kaç hafta içinde yayımlanmış olur, biraz geciktik çünkü ne yazık ki hâlâ süren savaş araya girdi, hepimiz yüreğimiz ağzımızda, yaşanan korkunç günlere ve sergilenen olağanüstü direnişe verdik dikkatimizi. Her ne kadar üzerinde konuşulmasa, suskunluğa, sessizliğe terk edilmiş olsa da 90’lar söz konusu olduğunda akla gelen ilk şey tüm ağırlığı ve çıplaklığıyla şiddet oluyor; fiziksel, cinsel, psikolojik... Öyle ki bir müddet sonra da tekrarlanmaktan anlamsızlaşıyor. Üstelik hâlâ doksanların ağrısının, acısının ve zulmünün hiçbir şekilde hesabı verilmedi, yası tutulmadı, yarası sarılmadı ve bir sessizliğe bırakıldı her şey.
Tüm bu şiddet hikâyeleri ve anlatıları, yaşatılan zulmü ve işkenceyi gözler önüne sermeden aktarılabilir mi diye düşünüyor insan. Kuşkusuz bunun tek ve en iyi yolu sanattan geçiyor ama bu “gerçekleri” ajitasyona, abartıya ve karanlığa düşmeden aktarabilmek, hele de kayıp bir şarkının izini sürerken sessizce yapabilmek hiç kolay değil. Fakat Erol Mintaş uzun metrajlı ilk filmi Klama Dayîka Min(Annemin Şarkısı) ile doksanların bu acısını ve şiddetini pornografik bir hâle getirmeden zarafetle ve sessizliğin sesiyle dile getiriyor. Türkiye koşullarında ya da daha doğru bir deyişle “piyasasında” kaliteli ve muhalif; bunu yaparken de estetik değerlerinden ödün vermeyen yapımların öne çıkarılmadığını, göz ardı edildiğini biliyoruz. Bu defa filmin hakkının verilmesi hem şaşırtıcı hem de sevindiriciydi.
Kayıp bir şarkının izini süren film de, sanat hatta yaşamın ta kendisi gibi bir yol fakat ne yazık ki çıkılamayacak bir yolun hikâyesi. Filmde 90’larda zorunlu göçle İstanbul’a daha doğrusu Tarlabaşı’nda oluşan o yeni sürgün ülkeye gelmek, yıllar sonra da buradan beton yığını sitelere göçmek zorunda kalan anne oğulun hikayesi anlatılıyor. Filmdeki ismi Nigar olan anneye Zübeyde Ronahi, oğlu Ali’ye ise Feyyaz Duman hayat veriyor. Tek isteği zorla, zulümle koparıldığı köyüne, evine dönmek olan annenin bu isteği kayıp bir dengbêj kİlamının, kimsenin bilmediği Seydoye Sılo’nun kasetinin arayışında beliriyor, oğlun, annenin isteği ve inadıyla imtihanı filmin temel izleği haline geliyor. Seydoye Sılo’nun kasetinin kaybı ve arayışı hem yaşanan acıları hem de mutluluğun, sevincin ve evin kaybını simgeliyor; tanıdık renklerin, seslerin, kokuların izi sürülüyor, yokluklarına, yok olma hallerine varlığı dahi belirsiz bir dengbêj kilamıyla sessiz, sahipsiz bir ağıt yakılıyor. Zaten Kürt halkının acıları ne zaman dile gelse önce sesler ve sessizlik sonra da mekanlar çıkıyor karşımıza, savaş ve direniş, acı kadar umut da mekanlar üzerinden okunabiliyor. Kaset bulunsa ağıt susacak, herkes evine varacak belki ama ne yazık ki bulunmuyor ve biz de zaten bulunmayacağını içten içe biliyoruz, bir yandan da bulunsa ne değişecek diye düşünüyoruz. Sürgünse otuz yıl sonra da sürgün, göçse otuz yıl sonra da göç, yabancılıksa otuz yıl sonra da yabancılık, savaşsa işte yine savaş.
Film 90’larda Kürtlerin yaşadığı, çoğu zaman sınıfsal farklılıkları da alaşağı eden şiddeti, sakin, abartılı iddialara girişmeden ve duyguyu eksiksiz bir biçimde vererek anlatıyor. Sessizliğin sesi olmaya çalışan bir filmin bu denli sessiz olması ama aynı zamanda o kayıp sesin peşine düşmesi iç içe girmiş birçok kederi, yokluğu dillendiriyor. Sessizlik Kürtlerin acılarının anlatılamaz oluşu kadar, Kürtçenin yasaklanmasına, yok edilmeye çalışılmasına da referans veriyor. Filmlerde gördüğümüz “güzel” İstanbul’un binalardan oluşan beton denizleriyle bayram ediyor gözlerimiz, anlıyoruz ki İstanbul herkese başka yüzünü gösteriyor. Yalnızlık ve gurbetin daralttığı mekânların böylesine ustalıklı kullanılması, tüm o beton deryasının içinde her katında ayrı dantel örtüleri, otuz yıllık bardakları ve fincanlarıyla uzak anıları çağıran o büfe, ceviz suyu, burcunu merak eden anne, pencerelerden görünen beton yığınları, evin kasvetli havası hepsi çok yerinde kullanılmış ve çok güzel ayrıntılar olarak filme renk katıyor. Bir yandan Kürtçe ders veren, öyküler yazan Ali’nin (Feyyaz Duman) bu beton yığını içinde annesiyle kurduğu ilişki, bu ilişkideki çatışmaların, gerilimlerin sevgisizliğe hiç düşmeden anlatılması gerçekten hayranlık uyandırıyor.
Herkesin haklı olarak değindiği, övgüyle söz ettiği oyunculuk harikasına ben de değinmek istiyorum: Film boyunca izlenenin bir “film” olduğunu hissettiren tek bir sahnesi bile olmayan Zübeyde Ronahi’nin filmdeki adıyla Nigar annenin içtenlikle, samimiyetle harmanlanmış olağanüstü performansı. Çok az oyuncuyu yabancılaşma efektini hissetmeden izleyebilmeme rağmen annenin hikâyesine, yalnızlığına, hapsedilmişliğine kapılıp gittim. Yine filmle ilgili kanımca en çarpıcı bölüm filmin başında ve sonunda yer alan karga-tavus kuşu hikâyesinin çoğalan anlamları ve bu bölümlerde sergilenen üstün oyunculuk. Başlangıç ve sonucun araya giren onca yıla, mücadeleye ve acıya rağmen aynı olması; hep güzellik peşinde olan, tavus kuşuna öykünen karganın hikayesinin özellikle filmin başlangıcında çağlayan gibi bir Kürtçe'yle aktarılması, “yaşatılması” filmin sarsıcı etkisini arttırıyor. Filmde Türkçe versiyonuna da yer verilen karga ve tavus kuşu anlatısı Türkçe'de bağlamından kopup sıradan bir hayvan hikayesine dönüveriyor, karganın güzelleşme mücadelesi, bu uğurda yaptıkları, arzusunun yoğunluğu uçup gidiyor. Filmin başlangıcındaki o, işkencenin ve zulmün metaforu, şahidi hatta uygulayıcısı olarak tarihteki yerini almış beyaz Toros’un varlığı da Kürtlerin belleğini tazeliyor. Tüyler ürperten bu sahnede Aziz Çapkurt’un sergilediği performansın da muhteşem olduğunu belirtmek gerek. Bütün bunlarla birlikte filmde izleyiciyi içtenlikle gülümseten sahneler olduğunu da eklemeden geçmeyelim.
Filmde kısmen kopukluklar olduğunu, yer yer akış ve ritmin kesintiye uğradığını bir sinemasever olarak söyleyebilirim. Ali ile sevgilisinin birlikteliğinde ve sahnelerinde Ali’nin annesiyle ilişkisinde hiç hissedilmeyen soğukluk daha ziyade kayıtsızlık seziliyordu. Hem ilişkilerinin filmin bütünüyle olan uyumsuzluğu hem de ilişkinin kendi içindeki coşkusuzluğu filmin ritmini ve akışı bozuyordu. Bu ilişkiye yer verilmese filmdeki kopukluklar kısmen giderilebilirdi. Başlangıç sahnesindeki öğretmen ve Erol Mintaş’ın film boyunca annenin köye özlemini, dönme arzusunu simgeleyen fotoğrafı konusunda da anlaşılmayan noktalar vardı. (Bu da sanırım Mintaş’ın filmlerindeki imzası olacak, bir ritüel halini alacak). Fakat tüm bunlar filmin sahiciliğini, inceliğini etkilemiyor. Eminim filmi izleyen herkesin içinde sahipsiz bir dengbêj kilamını söylemeye başlamıştır, hemen olmasa da bir müddet sonra nasılsa başlayacak.
Rûken ALP
rukenalp7@gmail.com