Karşılıksız sevginin ve emeğin, ilk toplumsal birlik olan ailenin  içinde boy verdiği evi, sokaklarında çocukluğunun oyun sevdalarını büyüttüğü ve evinin de içinde olduğu mahalleyi ya da köyü sevmek ve ondan vazgeçmemek; makro evren içerisinde kendisiyle birlikte inşa ettiği bu mikro evreni, mikro yerleşimi korumak, insanın kendini insan olarak var ettiği demden bu yana en temel savunma pratiği olmuştur. İnsanın varlığı, varlığının bir anlama kavuşması, zaman ve mekan birliği ile teşekkül kazanır, ete kemiğe bürünür.
İnsanın mekanla kurduğu bağ fiziki bir bağ değil fizik ötesi bir bağdır. İnsanın mekanın inşasına taşıdığı enerji tekrar insanın mekan bağlamında inşasına dönüşür. Yani mekan ve insan arasında, inşa enerjisine dayalı bir bağ vardır. Bu enerji kültür olarak da adlandırılabilir. İnsanın enerji biriktirme yani kültürleşme süreci temel olarak, hatta denebilir ki bir bütünen mekanla kurduğu ilişki biçimi, boyutu ve kapsamı ile ilgilidir.
Mekan, insanın toplumsal varlığının en temel inşa aracıdır. O yüzden mekanından koparılmak, aynı zamanda toplumsallığından koparılması demektir. Bu koparılma öyle bir dehşetli koparılmadır ki sürüldüğü ya da gitmek zorunda kaldığı yeni mekanda insanın varlığına yeniden anlam kazandırabilmesi, burayı yurtlaştırabilmesi bir ömür sürecek bir uğraş sonunda bile mümkün olmayabilir. Mekansız kalmak, enerjik bağla bağlı olduğu mekandan koparılmak insanı ruhsuz bir kabuğa dönüştürür. Aynı şekilde kendisine ruh üfleyen insanlardan boşaltılmak, mekanları da taş, toprak yığını olmaktan başka bir anlam ifade etmeyen kalıntılara dönüştürür.  Tarih, insansızlaştırılmış mekanlar, mekansızlaştırılmış insanlar mezarlığı ile doludur.
Kürtler ve Kürdistan halkları tarih boyunca büyük kıyımlara ve katliamlara maruz kalmış bunun yanısıra muazzam direniş ve karşı koyuşlar geliştirmişlerdir. Beyaz ve siyah soykırımın her çeşidi Kürtler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Ancak Kürtlerin yaşadığı en büyük kıyım, yaşadıkları en büyük trajedi, kendi topraklarından, yurtlarından koparılmalarıyla sonuçlanan kıyımlardır. Yirminci ve yirmibirinci yüzyıllar Kürtlerin mekanlarından koparılmalarıyla ilgili yaşadıkları soykırımın çağı olmuştur. Bugün dünyanın dört bir yanına göçertilmiş Kürtler, gittikleri yerleri yurt edinememe, kendilerini var edememe, görünür kılamamanın ağır sancısıyla, yurtlarına duydukları büyük özlemin sızısıyla ancak bir biyolojik yaşamı sürdürebilmektedirler.
Günümüz Ortadoğu savavaşlarının merkezine hem mekan hem toplum olarak yerleşmiş olan Kürtler yeni bir mekansızlaştırma soykırımıyla karşı karşıya oluşları ve buna karşı muazzam direnişleri ile dünya gündemine oturmuş bulunmaktadırlar. Bütün dünya küçücük Kobanê’nin bu güçler dengesindeki insan sayısı, silah üstünlüğü ve lojistik destek asimetrisine karşın verdiği büyük mücadeleyi şaşkınlık ve hayranlıkla izlemektedir.
Özellikle "Batı”nın maddeci determinist algı dünyası bu direnişi yaratan ruhsal enerjiyi görmekte ve anlamakta zorlanmaktadır. Maddeci, modernist inşayla toplumsallığı parçalanan, algısı şaşırtılanların bunu anlamaması çok da şaşılacak bir şey değil aslında. Kürtlerin büyük teknik ve insan sayısı üstünlüğü karşısındaki yegane silahları, insan olarak var oluşlarını borçlu olduklarını bildikleri mekanlarından yani toplumsal doğalarından kopmamaya yani insandışılaşmamaya dair taşıdıkları bilinçaltı enerjidir. Daha önemlisi bu bilinçaltı toplumsal enerjiyi açığa çıkaran ve bunu bir insanlık kurtuluş paradigmasına dönüştüren Kürt Özgürlük Hareketinin öncülüğüdür.